18 Ekim 2011 | admin

“Türkiye’de Çok Az Mimar Peyzaj Mimarının Ne Anlama Geldiğini Bilir”

“Türkiye’de Çok Az Mimar Peyzaj Mimarının Ne Anlama Geldiğini Bilir”
Peyzaj mimarlığının Türkiye’deki konumu, içinde bulunduğumuz dönemde olması gereken noktadan çok uzak. Disiplinin faaliyet gösterdiği alanların henüz bilinmediği ve kavranamadığı bu ortamda, üniversitelerin mimarlık veya orman fakültelerinden mezun olan yeni peyzaj mimarlarına rağmen fazla bir değişikliğin yaşanmadığı da bir gerçek. ds Mimarlık’tan Deniz Aslan ile, ilerleyemeyen bu sistemin arkasındaki sorunları, öğrencilerin ve öğretim üyelerinin bu sorundaki payları ve sorumluluklarını, peyzaj mimarlığının durması gereken yeri ve gerçek kapsamını konuştuk.

Burcu Karabaş: Peyzaj mimarlığı eğitimi, farklı üniversitelerde farklı fakülteler bünyesinde veriliyor. Örneğin İstanbul Üniversitesi’nde Orman Fakültesi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde ise Mimarlık Fakültesi kapsamında. Bu eğitimin verilebilmesi için size göre ideal bir ortam var mı? Yoksa “Bu farklılık iyidir, kendini geliştirmek tasarımcının kendisine bağlıdır” mı diyorsunuz?

Deniz Aslan: Aslında bu farklılık sadece bizde değil, dünyada da var. Ben sonuçta mimarım, bir mimar olarak baktığımda da şunları söyleyebilirim. Eğer konumuz “peyzat tasarımı”ysa, yani “landscape design” dediğimiz alansa, bunun ortamı tartışmasız mimarlık fakülteleridir. Eğer peyzajı daha büyük bir ölçekle algılıyorsak, yani peyzaja ekosistem olarak bakıyorsak, onu doğa üzerinden okuyorsak, konumuz kentin periferisiyse, veya onun kentle kurduğu ilişkiyse o zaman bölüm ana başlıkları doğa bilimleri olan, doğayla uğraşan veya farklı alanlar üzerine eğilen fakültelerde olabilir. Çünkü kente girdiğiniz anda çok farklı bir durumla karşı karşıyasınız. Örneğin orman fakültelerinde açılıyor da, neden bir maden fakültesinde bu bölüm açılmaz, onu da bilmiyorum. Mesela jeoloji, çok önemli bir konu. Yani her fakültede açılabilir, bu o kadar da büyük bir sorun değil. Ancak tabii her üniversitenin ayrı bakış açısı ve ayrı bir bilimsel ortamı var. Sonuçta verilen eğitimin de farklı bir dili olacaktır.

Asıl mesele, bu farklı bakış açılarının bizimki gibi bir büroda bir araya gelebilmelerinde. Ben designdan bahsediyorum, ofisimde de elbette tasarım fakültelerinden mezun olan peyzaj mimarlarıyla çalışmayı tercih ediyorum. Çünkü diğer eğitim verildiğinde, o bizim doğrudan konumuz olmamış oluyor. Böyle bir kargaşa da var. Ancak sonuç olarak diyebilirim ki, farklılaşma iyidir. Sorun, bu farklılaşmanın hedefinde. Bu farklılaşma, sonuçta “peyzaj mimarı” denen bir adamı yaratıyor mu? Hedef design olmalı, landscape planning çok farklı bir konudur çünkü. Örneğin kentsel tasarım, şehir ve bölge planlama, mimarlık, bunların hepsi bir arada çalışır ama eylem alanları farklıdır. Odakları ve baktıkları yükseklik de farklıdır. Peyzaj mimarlığı tanımının içinde de mimarlık olduğuna göre, demek ki ölçeğimiz çok da makro bir ölçek değil. Öncelikle bu konuda uzlaşmak lazım. Bu alanda çalışmayan üniversiteler de hedeflerini mikro ölçekte tasarım yapmaya yöneltmek durumundadır. Belki onların artısı da, konuya daha yüksek bir yerden bakmak olabilir. Ama sadece o noktadan bakıp kalmak da yanlış bir eğitim yöntemi. O halde bunun adı peyzaj mimarlığı değil, peyzaj planlamasıdır ve o eğitimle bölgesel planlama uzmanlarıyla çalışabilecek peyzaj plancıları yetişir. Hava akımları, suyun ve enerjinin korunumu gibi dünyanın en önemli konularıyla uğraşırlar. Ama tabii bunu da yapmıyorlar. Eğer böyle bir farklılık oluşmuş olsa, iki farklı meslek grubu ortaya çıkar ve hangisine nerede ihtiyaç olduğu da belirlenmiş olurdu. Fakat sonuçta yine peyzaj mimarlığı yapmaya çalışıyorlar, birkaç yere bitki ekmek oluyor yaptıkları iş. Eğitimlerin sonunda herkesin geldiği nokta buysa, bence önce baktıkları ölçeği doldurmaları gerekiyor.

Bir çöp atma alanının yeniden kazandırılması projesinde çalışacak peyzaj mimarıyla, aynı projenin sert peyzajını çalışacak peyzaj mimarı, rahatlıkla farklı formasyonda olabilir ve beraber çalışabilirler. Ancak bu iki görevi de yerine getirecek kişiler olmadığı zaman zaten bu ayrımı yapmanın anlamı kalmıyor.

BK: Gerek Orman Fakültesi’nden, gerekse de Mimarlık Fakültesi’nden birçok mezun veriliyor ancak baktığımızda değişen bir şey yok. Birçok peyzaj mimarının da peyzaj mimarlığıyla ilgisiz işler yaptığını biliyoruz. Yani hiç yeni birşey olmuyor…

DA: Olmuyor, olamıyor. Üniversiteler de yeniliklere açık değil. Biz İTÜ’ye çok inandık, ben de bizzat programın içinde bulundum. Fakat o da sonunda kendi doğasına döndü ve Mimarlık Fakültesi içinde bir orman fakültesi olma yolunda. Ben özellikle bunun altını çizmek isterim. Bilkent Üniversitesi daha istikrarlı bir duruşa sahip, her ne kadar orada da bunu bozan bazı faktörler olsa da. Türkiye’de gördüğüm iki tasarım fakültesi içinde onu daha istikrarlı buluyorum. Orada da elbette bu “boyamacı resim yapma eğilimi”nden kurtulmaları gereken alanlar var, ancak hiç değilse planlama ve tasarım ara kesitine girmek üzereler gibi gözüküyor. Bu anlamda İTÜ’deki soruna bir kez daha değinmek istiyorum. İTÜ Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı, bu alandan gittikçe uzaklaşıyor ve kazanımlarını gittikçe kaybediyor. Sonuçta geriye sadece peyzaj mimarlığı eğitiminde İTÜ ismini kullanmış olmak kalıyor. İTÜ markasıyla yüksek puanla öğrenci alınıyor. Fakat yapılan şey, diğerlerinin sadece biraz daha gelişmişi. Orman Fakültesi’nde yapılandan daha iyi işler çıkartan bir profil var ama, sonuçta aynı yerde dolaşıp duruyor. Yeni bir şeyden bahsetmiyor, yeni konu aramıyor. Hala hayvanat bahçesi ve toplu konut yapıyor. Yok ki tasarım dünyasında böyle konular. Design dediğimiz şeyle uğraşmıyor yani. Bunun için yeni fikirlere açık olmak, yeni teknolojiler üretmek lazım. Üniversiteler peyzajla ilgili hiçbir yeni teknoloji üretmiyor. Hazır broşürler üzerinden bu işi yapmaya çalışıyorlar. Bizim bir tasarım grubu olarak tek bir konumuz varsa, o da bu. Örneğin bir yeşil duvar yapılacaksa, “Zaten burada var, bakın zaten yapılmış” deniyor. Halbuki o, o adamın yeşil duvarı. Kendi dünyasında, iklim koşullarında ürettiği bir teknolojiyle, know-howla yapılmış. Her durum için yeni know-howlar üretmek gerekiyor, bunun da yeri üniversitedir.

BK: Buna ek olarak, yeni birşeyler yapmaya çalışanı da engellemek gibi bir istek söz konusu okul yıllarımda da gözlemlediğim kadarıyla.

DA: Evet, yenilik yapmak isteyenler sevilmiyor, çünkü açıkçası üniversiteler o anlamda kolaya kaçtı. Daha doğrusu, “herkes halinden memnun”. Sorun da zaten bu. Bir sistem kuruyorsunuz, o sistemi zorlamaya ne gerek var, değil mi? Öğrenci de istemiyor, istemenin de dilini bilmiyor zaten. Üreterek istemiyor. Karşılığı olmayan afaki isteklerde bulunuyor. Öğrenciler, bir şey üretme ve onu dayatma konusunda eylemci değiller. Öğretim üyesi de kendini geliştirmemişse ve bu kurulu düzen içinde yaşıyorsa, bunu değiştirmenin alemi yok, değil mi? Böyle gidiyor işte.

BK: Kendi bitirme projemde de aynı durumla karşılaşmıştım. Farklı bir şey yapmaya çalıştığınızda geliştirmenize yönelik herhangi bir tavsiye almadığınız gibi, “Yapamazsın” cevabıyla karşılaşıyorsunuz.

DA: Yine aynı noktaya geliyoruz. Öğretim üyesi, hakim veya ceza yargıcı değildir. Yargı üretmemelidir. Görevi, anlamak ve karşısındaki insanı eğer riskli bir yerde görüyorsa, uyarmaktır. Ama hepsi bu, çünkü o risk de onun bireysel hayatına ait bir risk olabilir. Kendi bildiklerimizi karşımızdakinde görememek üzerine bir eğitim kurulamaz ki. İşte o zaman aynı tondaki yeşili kullanan, “Bu hoca bunu sever” diye hareket eden öğrenciler oluşuyor.

Yarışmalarda da aynı bakış açısı devam ediyor. Yarışmalar farklı değil, çünkü aynı adamlar jüri olarak yarışmaya giriyorlar.

BK: Jüriye bakarak yarışmaya girip girmeyeceğine karar veren çok ekip var…

DA: Tabii, çünkü bitirme projesinde jüriye çıkan aynı adamlar yarışmanın jürisinde de var ve aynı yöntemle yarışmada proje eliyorlar. “Bu ne biçim yeşil”, “Hiç yeşil yok” gibi tepkilerle, karşısındaki düşünceyi algılamayan, algılamak da istemeyen ve aslında kendini projenin önüne koyan tavırlar içindeler. Kendini geçilmesi gereken bir filtre olarak öne koyan ve geri çekemeyen bir tavır bu. Eğer bir öğretim üyesi kendini geri çekemiyorsa tasarım alanında çalışamaz zaten. Bu konuda böyle katı bir görüşüm var doğrusu.

BK: Ortada hesaplanabilen bir şey yok sonuçta, tasarım…

DA: Evet, evet. Kocaman bir alanı projede veriyorlar, öğrenciler başlıyor çizmeye. Hangi ölçekte çalıştıklarını bilmeden kalemleri ellerine alıyorlar. Genişliği 20 metre, 20 dönümlük alan da çim… Ölçeksiz ve nereden geldiği belli olmayan, boyama kitabı gibi sonuçlar çıkıyor ortaya. Konturları belli olan, sadece içlerinin çeşitli renklerle doldurulduğu, hatta nerenin ne renk olması gerektiğinin bile önceden söylendiği çalışmalar… Peyzaj mimarlığı, Türkiye’de böyle bir yere gidiyor: Resim yapmak. En büyük sorunumuz bu. Tek fark şu: Eğer resim zevkli bir adamın elinden çıkıyorsa daha güzel bir resim oluyor.

BK: Sıradaki sorum da tam bununla ilgili. Sürekli söz söylediğiniz bir konu aslında, ama ben yine de sormak istiyorum. Peyzaj mimarlığından bahsedilince akıllara sadece “bahçe”nin geliyor olması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu duruma nasıl yaklaşmak gerek? Sürekli tasarım alanında araştırma yapan, yazılar yazan mimarların birçoğu bile bu yaklaşımdan fazlasını göstermiyorsa…

DA: Türkiye’de durum budur. Çok az mimar, peyzaj mimarının ne anlama geldiğini bilir. Bilen mimarların sayısı 10’dan fazla değildir koca Türkiye’de, bunun altını özellikle çizmek isterim. Eminim, çünkü birlikte çalışmadığım mimar yok.

Peyzaj mimarlığı, mimarlıktır. Bahçe, peyzaj mimarlığının bir tür formudur, bir tür halidir. Tıpkı maddenin halleri gibi. Bahçe kelimesi, aslında güzel bir kelimedir ve bahçe kaybedilmemesi gereken bir konudur. Ama peyzaj mimarı, ona verilen çizgilerin içine bitki dolduran adam olduğu andan itibaren aslında bahçe de yapamaz. Ben bütün konuşmalarımda ve yazılarımda bu konuyu şöyle özetliyorum: Peyzaj mimarı, bir mikrokozmosun tasarımcısıdır. O mikrokozmosun kurallarını ve nasıl hayata geçeceğini belirleyen, bu kararları veren adamlardan biridir. Ama asıl konu, o mikrokozmosun, yaşam ortamının oluşturulmasıdır. O yaşam ortamı ne parktır, ne bahçedir, peyzaj mimarı onun ne olduğunu başlarken bilmez. Başlarken “Park yapıyorum” diye başlarsa zaten onun adı park olur. Parkı da kim yapsa olur, Park ve Bahçeler Müdürlüğü diye bir kurum var o yapıyor zaten. Esas konu, neyle uğraşacağını bilmemekle işe başlamaktır. Projeyi yeniden ele alıp anlamak ve diğer tasarımcılar ve uzmanlarla beraber oraya bir mikrokozmosu taşımaktır.

Sıklıkla yazdığım bir şey var, ben “doğayı taşımak” ifadesini çok kullanıyorum. Peyzaj mimarı, illa ki “doğayı taşıyan adam” olmak ve “Haydi hemen burayı yeşillendirelim” demek zorunda da değildir. Aksine peyzaj mimarı, “Hayatımdan çimi çıkarmalıyım” demesi, etik değerleri olması gereken bir adamdır. Örneğin golf sahası tasarımı, etik bir tasarım değildir. Evet, peyzaj mimarı golf sahası yapar, ama bana bir golf sahası işi gelirse yapmam. Çünkü etik değildir. Üniversitede de bu bağlamda bir eksiklik varsa, bir öğretim üyesi olarak karşı çıkarım. “Öyleyse golftan para kazanılmayacak mı?” sorusuyla karşılaşmak mümkün, elbette kazanılabilir, bir sürü insan farklı yollarla para kazanıyor. Her para kazanılan alanı üniversiteye sokamayız ki. Yapmak isteyen, konuyla ilgili bir staj yapar ve bir golf firmasına girer. Bunun için üniversitede bölüm açılmasına gerek yoktur. Aksine üniversite, doğayla ve insanla ilgili etik değerler vermek durumundadır. Örneğin yerel malzemenin kullanılması çok önemlidir. İtalya’daki bir fidanlıktan alışveriş yapmama kararlılığının geliştirilmesi gibi. Bakıyorum, üniversitelerde İtalyanlar’ın sırf Türkiye için özel hazırladıkları bitki kataloglarını daha öğrenciler yeni başladıkları anda ellerine tutuşturuyorlar. Üniversite öğretim üyesi bunu yapıyor ve o çocuk daha o anda kaybediyor. Öğretim üyesi bunu bilinçli yapmıyor, ama bu derecede bir bilgisizlik de bana çok ağır geliyor.

Konumuz olan bahçeye geri dönmek gerekirse, bahçe mimarinin bir formudur. O kadar. Peyzaj mimarı bahçe dışında işler yapar demek istemiyorum elbette, yapılan işe bahçe demek uygunsa adı bahçe olsun, çok da önemli değil. Ama bahçe, bilinen bir şey değildir, sorun bu. Bahçe, her zaman yeniden düşünülebilir. Sonuç, o mikrokozmosun yaratılmasıdır. “Arılar ve kuşlar gelsin mi?” diye sormalıyız örneğin, daha da önemlisi “Bu bahçede hiç su harcanmasın” kararını alabilmeliyiz. “Aydınlatmasında hiç elektrik enerjisi kullanmayayım, kaynakları farklı şekilde değerlendireyim” diyebilmeliyiz.

BK: Böyle kaygıları olan öğrenciler de eğitim gördükleri kurumdan destek bulamayınca vazgeçiyor olabilirler…

DA: Üniversitenin görevi de tam olarak budur. Eğer üniversitedeki projelerin üzerinde, “eğrisel yürüme yolları, manzara terası ve su oyunları” gibi şeyler yazıyorsa üniversite işini yapmıyor demektir. Üniversite, bireysel düşüncenin var olması ve evrensel düşüncenin gelişmesi için vardır. Yoksa adı enstitüsyon olur, akademi olur. Tasarım alanında çalışan bir öğretim üyesi, “bilen kişi” değildir, beraber çalışır, düşüncenin gelişmesi için ortam yaratır ve kaynak getirir. Kendi düşüncesini dağıtan bir adam değildir. Öğrencinin kendine olan güveninin gelişmesi çok önemli bu noktada. Peyzaj mimarlığı öğrencisinin de üniversitede öğrenmesi gereken, “Bahçe bilinmeyen bir şeydir” olmalı.

Bugün peyzaj mimarlığı ve mimarlık kent içinde o kadar ayrılmaz bir noktada ki, peyzaj mimarı artık mimari kabukları üretiyor. Bu anlamda peyzaj mimarlığı, eğitim alanında mimarlığı bilmek durumundadır. Taşıyıcı sistemi, su sistemlerini, izolasyonu, cephe elemanı üretmeyi bilmelidir, betonarme dendiğinde şaşkına dönmemesi gerekir. Peyzaj mimarlığı, yapısal anlamda doğrudan doğruya mimarlıktır.

BK: Ama peyzaj mimarlığı bölümünde şehir plancısı öğretim üyelerinin çoğunlukta olduğunu görüyoruz.

DA: Evet, öyle oluyor, merakla da ilgili bir durum aslında. Bölümdeki açık alanlara farklı bölümlerden hocalar gelebiliyor ve sonuçta böyle bir kompozisyon ortaya çıkabiliyor. İTÜ Mimarlık Fakültesi’ndeki bölümün içinde bulunduğum için biliyorum, iki mimar asistan alındı, bir ara şehir plancısı öğretim üyesi çoktu ama şu anda öyle değil. Demek istediğim, verilen eğitimi pek de buna bağlamamak lazım. Bu bir mimari kültür konusu aslında. En azından İTÜ’de böyle olmak durumunda. Daha önce de belirttiğim gibi, İTÜ’de sorun orman fakültesine dönüşme tehlikesi. Bazı konuları aktaracak insanlar olmayınca, en kolayı yeşile boyamak oluyor tabii. Bu konuda endişelerim var çünkü İTÜ, ismi dışında hiçbir farkı olmayan bir kurum olma yolunda. Aslında Peyzaj Mimarlığı Bölümü’nün kuruluş amacı da kendi içinden gelen öğretim üyeleriyle bu işi yapmaktı, ama şu anda sanıyorum Mimarlık Fakültesi’nden sadece bir kişi civarında öğretim üyesi kaldı. Burada kullanılması gereken esas kelime, “feodalite”. Üniversiteler feodaliteyle yürümez, kişilerin feodal yapıyı destekleyen kimliklerinden de bağımsızdır.

BK: Belediyenin bazı çalışmaları var, refüjlerde şekilli çiçeklendirmeler, otoyol kenarlarında laleler… Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

DA: Benim ilgimi çeken bir şey var, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden bize bugüne kadar sadece bir ihale dışında başka hiçbir teklif gelmedi, o ihalede de piyon olduğumuzu sonradan anladık. Türkiye’de peyzaj mimarlığı alanında iyi işler yapan en az 5 ofis var ve ben onlara belediyelerin herhangi bir sipariş verdiğini görmedim. İstanbul’da, ciddi anlamda peyzaj mimarı eli değmiş olan tek proje vardır, o da –akademik danışmanlar tarafından ciddi şekilde tırpalanmış olsa da- Günel Akdoğan’ın Kuruçeşme Parkı’dır. Park, doğrudan Günel Akdoğan’a sipariş edilmiştir. Tabii onu ayakta tutamadığımızı görmek beni üzüyor. Yine de çok ciddi bir tasarımcının işi olduğunu, anlayan bir göz rahatlıkla görebilir. Bu istisna dışında, özellikle peyzaj mimarlarına belediyelerin ulaştığını hiç görmedim.

Yapılan düzenlemelere gelince, bana birisi park ve bahçelere bir müdahalede bulundu gibi geliyor. Konuya bu örnekler olumludur veya olumsuzdur diye bakmayacağım, ama en azından karayollarında belli bir etki yaratmak için bir gücün, kompozisyonun, renk, uzunluk ve frekans bilgilerinin gerekli olduğu ya biri tarafından öğretildi, ya da dünyaya bakarak bu anlaşıldı. Çok özel şeyler yapılmıyor tabii ki, ama en azından blok karakterlerin önemi farkedildi. Eskiden iki tane lale, beş tane gül, on tane başka bir şey kullanılır ve ortaya karaktersiz bir görüntü çıkardı. Bu anlamda şimdi yapılan ve renk bloklarının kullanıldığı çalışmaları daha iyi buluyorum ve çok da olumsuz bakmıyorum.

Lale konusu da aslında spekülatif. Ondan önce çok daha önemli bir konu var: Çim. Karayollarında çim kullanılmaz. Kocaeli’ye bakın. İstanbul’da milyonlarca metrekare çim alınıyor, parası herkesin cebinden çıkıyor. Ama ortada çim yok. Önümüzdeki yıl iki milyon metrekare daha satın alacaklar. Çimle uğraşılır mı? Çimle uğraşmaya gücümüz yetmez. Onun yerine başka alternatifler aranmalı. Komik de olsa bazen bunun denemeleri yapılıyor. Su ihtiyacı minimum olan yer örtücüler, çalılar blok halinde kullanılabilir. Hatta yer örtücüye bile gerek yok, çünkü o zaman karayolu bahçeye dönüşüyor, ona o gözle bakılıyor.

Aslında doğa ne yapmamız gerektiğini söylüyor. Basit bir tohum ıslahıyla inanılmaz çevreler yaratma şansımız var, üstelik de bakım masrafı oldukça ucuz olan çevreler. Belediyenin asıl yapmadığı şey bu. En önemli hatası ise çim. Çim tabii herkesi mutlu ediyor, ama etik değil. Çime o kadar su harcamanın hiçbir anlamı yok. Veya, şöyle bir iddianız olması gerekiyor: “Çim yaptım, bakabiliyorum.” “Çim yaptım, kurudu” demek ne kadar korkunç birşey. Milyonlarca metrekare çim yapıp kurutmaya hakkınız var? Bu çok vahim bir hata.

Laleler de spekülatif demiştim, yapılabilir aslında, o kadar da katı olmamak lazım. Para çime harcanmasın, lalelere harcansın. Ama o lale soğanlarını da yeniden kazanmak lazım. Bilmiyorum, her sene yeniden mi satın alınıyor? Eğer öyleyse korkunç, çünkü lale soğanı ve birçok soğan yeniden kazanılabiliyor.

BK: Peki kentli bu konularda ne yapabilir? Talep etme gücü hakkındaki fikirleriniz nedir?

DA: Bu da çok garip bir durum, ben kentlinin benim bu söylediklerimi çok anlamlı bulacağını zannetmiyorum. “İşte ne güzel çim yapmışlar” diyeceklerdir muhtemelen.

BK: Neden böyle?

DA: Maelesef böyle. Ben de bulamıyorum bunun sebebini. O zaman da “Tek doğru sen misin?” karşılığını alabiliyor insan. Öyle. Bu seviliyor, prim getiriyor. Ama her prim getiren şey iyi değildir ki. Bence bu bilinçsizlik. Suyun yok, çim yapıyorsun. Bundan daha cahilce birşey olabilir mi?

Bir sebebi de şu: Örnek yok. Belediyeler belli prototipleri dayattığı için farklı örnekler yapılamıyor. Örnek olsa çok şey değişebilir. Bence Kuruçeşme bir örnektir. Ama o da bozuldu. Kuruçeşme Parkı, adam gibi yapılmış kaya bahçesi olan tek parktır. Ama onu bile moloz gibi üst üste yığıp bıraktılar. Tabii bu, kaya bahçesine konulacak kayaların onlarca gün boyunca seçilip, her açısı tasarlanarak yerleştirildiğini bilmemenin getirdiği birşey. Hocaya yapılan çok büyük bir saygısızlık bu. Bir heykeltraşın yaptığı işi darmadağın ediyor ve bırakıyorsunuz.

BK: Kentliler böyle, peki mezunlar ne yapmalı?

DA: Dediğim gibi, bu iş üniversitede başlıyor. Bu nedenle üniversitenin bir duruşu olması lazım, çevresini etkilemesi lazım. Kentliyle ilişkiyi de üniversitenin ve öğrencilerin kurması lazım. Öğrencilerin üretmesi, belediyelerin de bu üretimlere destek olması lazım. Halkla birlikte katılımcı modeller geliştirilmesi lazım, ama bizde maalesef öyle olmuyor. Bu benim en korktuğum konulardan biri aslında. Yürümüyor, ama yürütmenin bir yolu bulunmalı.

Bazen ideolojik de olmak lazım. İdeolojiden kastım, bilinç üretmek. Kentlinin bilinci, üretilmesi ve işlenmesi gereken birşey.

BK: Kendiliğinden oluşmuyor yani…

DA: Tabii. Emek vermemiz lazım, emek vermek de ideolojik bir eylemdir.

BK: Ruhr Bölgesi’ndeki gibi dönüşümler de hiç olmuyor Türkiye’de.

DA: O da çok yaramız olan bir konu. Seneler önce Hasanpaşa Gazhanesi’ni bir dönüşüm projesi bağlamında ele aldık. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti çalışmaları kapsamında yapıldı, yapılamıyor, yapılacak derken proje eridi gitti. Aslında bir model oldu. Bilgi Üniversitesi’nin Silahtarağa Kampüsü de aslında bizim yapmadığımızın yapılmış bir örneğidir ve o noktada da bir burukluğum var. Belli dönemlerinde içinde olduğum bir proje çünkü.

Şu anda benim gördüğüm bir örnek İzmir’de var. İstanbul’da da her şeye rağmen Silahtarağa diyebilirim. Ama bunların hepsi çok küçük, bireysel dokunuşlar. Aslında tabii belediyenin bu konuda bir bilincinin olması lazım, bu örnekleri çoğaltması lazım. 15 yıldır Hasanpaşa Gazhanesi’ne hiçbir şey yapılmadı. Projeye o kadar para harcandı, o paraya yazık değil mi? Tabii birinin de bunun hesabını sorması lazım. Programında yoksa, sen bu projeye neden, nasıl bu kadar para harcarsın? İşte halk bilinci budur. Halkın hesap sorması lazım.

BK: Endüstriyel mirasla peyzaj mimarlığının bağdaştırılmıyor olmasının da bunda rolü var değil mi?

DA: Evet, bu bağlamda çok önemli alanlar var. Yedikule en önemlisi, Haliç başlıbaşına katmanlaşmanın olabileceği bir alan, birçok örnek sayılabilir. İlla göz önünde olan alanlar olması da gerekmiyor. Onlar eskiden sanayi alanlarıymış, sonradan kentin içinde kalmışlar. Halbuki kentin dışında da ele alınması gereken çok enteresan alanlar var.

BK: Yapılacak olsa bile bir peyzaj mimarına danışmayı düşünürler miydi merak ediyorum.

DA: Kendileri de ne yapacaklarını bilmiyorlar, sorun orada. Kafalarında bir bilgi var ama onu geliştirmiyorlar. Türkiye’deki sorun şu: Her yönetim kademesindeki insanın kafasında bir bilgi var ve o, o bilgiyi mutlak zannediyor. Bilgiyi geliştirmek için uğraşmıyor, farklı aktörler aramıyor. Yine aynı yere geliyoruz. Üniversitedeki öğretim üyesi, öğrenci, kent yöneticileri hep aynı insanlar aslında. Yani, “aramayan” insanlar. Merak etmiyorlar. Aramamalarının sebebi de, Türkiye’nin çok yüksek standartları olan bir ülke olması. Aslında herkes tam tersini söyler ama… Bilgiyi mutlak ve değişmez zannediyorlar, o bilgi paketini korumaya alıp bir kenara koyuyorlar, sonra başka bir konuyla ilgilenmeye başlıyorlar. Sıra tekrar o bilgiye geldiğinde, geçen zaman boyunca onun değiştiğini göremiyorlar.

Ama sonuçta ben de yılda 30 – 35 proje yapan bir tasarımcıyım, çok proje var. Peyzaj mimarlığının önü, birçok tasarım alanına kıyasla çok daha açık. Tabii belli bir bilinç oluşması lazım, bu da öğrencilerle başlamalı. Ben öğrenci forumlarını da takip ediyorum, oralarda tartışılan konular da çok komik. Türkiye’de çok gelişmemiş bir ortam var. Nedeni de, kuram eksikliği. Kuramsız hiçbir şey yürümez. Yönetim de olmaz, üniversite de. Çeşitlilik gerek. Belki de bütün söylediklerimizin özeti şu olabilir: Bizim yapılarımız monokültürel. Permakültür olmadığı sürece, çok zor. Özel sektörde çalışabilirsin. Ya da ben bu işi yapacağım diyeceksin, projeni çizeceksin, gidip göstereceksin, aktivist bir tavırla bu işi yapacaksın, gönüllü olacaksın. Belki emek dikkat çeker.

BK: Bu anlamda, içinde yer almaktan çok memnun olduğunuz projeler var mı? Karşılıklı iletişimin başarılabildiği…

DA: Var tabii, ama hiçbiri kentsel projeler değil. Son yaptığım bir bahçe var mesela, 60 metrekare. İsmini de verebilirim, Merve Karahanlı. Bu proje, bütün iş hayatımda en memnun kaldığım iştir diyebilirim. Buna benzer memnun kaldığım çok iş de var aslında, ama küçük işler. Ama özellikle bahsettiğim projede tasarımcı ve işveren arasında, iki taraf açısından da çok iyi bir ilişki oluştuğu için onu vurgulamak isterim.

BK: Böyle işlerin sadece özel sektörde var olabilmesinin sebebi nedir?

DA: Çünkü özel sektör araştırıyor, parasını boşa vermiyor. Çok basit bir bakışı var: “Ben bu parayı kiminle daha iyi değerlendirebilirim?” Oysa kamu sektörü olaya şöyle bakıyor: “İki günde bitirir misin?” Bu bir kabadayı bakışı aslında. Kamunun incelmesi lazım. Aslında özel sektör de kabadayı belki, ama onun A Lira parası varsa o paranın üzerine para eklemek için uğraşıyor. Sonra bir tasarımcı seçiyor. Bazıları sadece bir tasarımcı popüler diye onu seçiyor, bazıları ise yaptığınız işleri didik didik araştırıyor. Sizinle çalışabileceklerini, projenin maliyetini ve düzeyini kendileri görüyorlar. Kamu ise farklı bir yerde.

Ama Kocaeli Belediyesi’nin istisnai bir denemesi oldu birkaç yıl önce, biz de davet edildik. 4 proje yaptık, ama ben bunlardan üçünün yapıldığı alana gitmek bile istemiyorum açıkçası. Çünkü projeniz Park ve Bahçeler Müdürlüğü’ne devrediliyor, orada da bambaşka bir dünya var, size “Nereden çıktı bu adam” şeklinde yaklaşıyorlar.

Şu anda da Eskihisar’ı çalışıyoruz. Orada da garip sorunlar var. Alanın bir kısmının başkasına kiralandığı veya sit alanı olduğu sonradan ortaya çıkıyor. Bir kısmının uygulanamama ihtimali beliriyor, çünkü o arazinin sahibinin “güçlü” olduğu söyleniyor. Kamuda böyle bir sorun var. Arazinin sahibi, kamudan daha güçlü. Kamu, o adama “Bak biz burada sana daha güzel bir ortam yaratacağız, sonra yine sen kullan” diyemiyor, sözünü dinletemiyor, çünkü projeyi o adama zamanında anlatmıyor. Bir sürü toplantı yapılıyor aslında, o adam da tabii merak edip o toplantıya gelmiyor. Kamunun gerekirse taviz vermesi ve ikna etmesi gerekiyor.

Bir de etaplama denen bir kavram var, projeler bölünüyor. Zaten bir etap bir seçim demektir. Başkan bir dahaki seçimi kaybederse proje gitmiş demektir. Sonuçta da nereden başlayıp nerede bittiği belli olmayan projenizin bir kısmı orada gözükür, kimse de ona bir anlam veremez.

Ama biz riskli projeleri de seviyoruz, mesela Fener-Balat’ta kıyı şeridinin düzenlenmesinde yer aldık. Memnun olduk ve çok da severek yaptık. Ama Gebze Belediyesi’ne yaptığımız bu projeden de ümitliyiz, umarım iyi sonuç alırız.

BK: Projeyi incelediğimizde dikkatimizi çeken bir nokta oldu, sarı beton kullanmışsınız. Eğer o betona birşey olursa aslına uygun olarak tekrar yapılabileceğini düşünüyor musunuz?

DA: Evet, biz de onu kara kara düşünüyoruz. Bu da Türkiye’nin sevimsiz yanlarından biri. Diyelim X firması, uluslararası standartlarda, moleküler yapısıyla da renkli olan bir beton üretiyor. Ancak proje sırasında o X firması, bunu üretmeyi bırakıyor. Her şey o kadar piyasa koşullarına bağlı ki. Dünyada böyle birşey yoktur. Firmalar ürettikleri üründen sorumludur, 20 sene boyunca o malzemeyi üretirler. Proje alanı 5 sene sonra bozulduğu zaman yine o firmaya başvurulup tamiri yapılacaktır çünkü. İnşallah böyle birşey olmaz. Burada inşallah kelimesini kullanmak durumundayım.

BK: Kentlilerden ve kamudan bahsettik, bu bağlamda yayınlara da sorumluluk düşmüyor mu? Örneğin çok memnun kaldığınız küçük bir projeden bahsettiniz, ben özellikle de kitleler tarafından takip edilen yayınlarda böyle projelere değil de “boyama”lara daha çok yer verildiğini görüyorum.

DA: Bunun nedeni de öncelikle şu. Hiçbir yayıncı, bir projeyi öne çıkartma kaygısı taşımıyor. Çünkü Türkiye’de yazı yazan adam yok. Mesela benim, o 60 metrekareyi oturup yazmam lazım. O aşamadan sonra hangi dergiye göndersem yayınlarlar. Son zamanlarda National Geographic’e yeşil teraslarla ilgili bir yazı yazdım ve çok da zevk aldım. Daha sonra da yeşil teraslarla ilgili birçok yazı hazırladım. Sadece National Geographic kendisi teklifte bulundu, ama onun dışındakilere de gönderdiğim zaman mutlaka yayınlamışlardır. Türkiye’de maalesef tasarımcılar yazmıyor. Mesela ben en çok yazanlardan biriyim ama dünyadaki tasarımcılarla karşılaştırıldığında ben de az yazıyorum. Bütün tasarımlarını kitap halinde yayınlıyorlar, dergilerde yayınlıyorlar, uluslararası platformlara taşıyorlar. Biz bunlara emek vermiyoruz. Bir postprodüksiyon yapmıyoruz. Sorun bütçe azlığı da olabilir, ama asıl konu bu değil. Yazı yazmak emek isteyen bir şey. Yine aynı yere geliyoruz, biz az emek veren bir ülkeyiz. Emek vermek, güzel bir proje yapıp ödül almak değildir. Arkasını getirmek, izlemek, sorunlarını tekrar tartışmak, bir daha yayınlamak, eleştiri almaktır. Yayın çok önemli bir konu. Görev tasarımcılara düşüyor. Türkiye’de bu anlamda çok başarılı bulduğum bazı periyodikler var. Ben periyodik yayınlara çok önem veriyorum. Onlar sizi teşvik de ediyorlar. Türkiye’de yayın sektörünün iyi niyetli olduğuna ve peyzaj mimarlığını önemsemek istediğine inanıyorum. Sadece, onlar da peyzaj mimarlığının ne olduğunu bilmediklerini için popüler yayınlardan garip çeviriler yapılıyor. O zaman “Peyzaj mimarlığı budur” olgusu güçlenmiş oluyor, bu da biraz risk yaratıyor. Peyzajın kuramıyla uğraşan yayıncılara ihtiyaç var.

Peyzaj mimarlığı yayın dünyasında çeşni olarak kullanılıyor. Bahçe konusu ilkbahar geldiğinde başlıyor, sonbahar geldiğinde bitiyor. Yayın dünyasındaki sorun bu. Bir “peyzaj mimarlığı dosyası” kavramı var ya, onun ortadan kalkması lazım. O “dosya” kelimesi var olduğu sürece peyzaj mimarlığı gelişemez ve peyzaj mimarlığı kutusunda yaşar.. Yurt dışındaki peyzaj mimarlığı dergilerinin Türkiye’de çıkmasını destekleyecek bir peyzaj mimarlığı ortamı yok. Böyle nitelikli yayınlar hazırlansa onları peyzaj mimarları dahi almaz, izlemez. Peyzaj mimarlığı öğrencileri belki bir ihtimal alabilir, ama onların da parası yok. Bu sorun üniversitelere ya da onlara hediye edilerek bir şekilde çözülür diyelim. Ben böyle bir deneme yapacağım. Akademik niteliğini çok da kaybetmeyen, ama düzgün cümlelerle düşüncelerin var edilebileceği bir ortam yaratmayı amaçlıyorum. Ben de bu eksikliği böyle gidermeye çalışacağım.

Arkitera.com, 10 Eylül 2009, Söyleşi: Burcu Karabaş

04 Mayıs 2011 | admin

TÜRKİYE’DE YARIŞMA ORTAMINA DAİR,

Tartışmasız olarak yarışma kurumu, uzun süreler mimarlık ortamını geliştirmiş, yeni yönelmelere kaynak olmuş, büyük ölçekli programların gerçekleştirilmesinde önemli ve adil bir ortam sunmuştur. Ancak Türkiye’de yine aynı yarışma kurumu bir “yarışmacı” profilinin ortaya çıkmasına neden olmuş, aynı dilde üretim yapan mimarlar neredeyse açık kimlikli bir tarz oluşturmuşlar, jüriler de bu ortamları kanıksamışlardır. Özellikle 90’lı yıllarda bu profil neredeyse eş zamanlı projelere çok sayıda alternatif göndererek bir tür monopol sergilemişlerdir.   Yarışmalar, özellikle gençlerin yeni sözler söylediği, bir anlamda bir söylem oluşturdukları platformlar olmaları yerine, stereotip şemaların söylendiği bir illüzyon ortamına sürüklenmiştir. Bir anlamda “Wettbewerbe” mimarlığı olarak tanımladığım bu süreç günümüzde bir kes yapıştır ortamına devşirilmiştir.

Dünyada yarışmaların amaçlarından biri de yetenekli, sözü olan genç mimarların güçlü bürolarla denk bir ortamda fiilen varlık göstermelerinin sağlanmasıdır. Genç mimarların mimarlık ortamına kazandırılması esas iken onların daha çok nasıl yarışma kazanırız ortamına çekilmesi kanımca ciddi bir haksızlıktır, bir yanlış anlamadır, mimarlık ortam ve kültürümüze hiçbir katkısı olmayan bir durum olduğu kadar da ciddi bir çözülmedir.

Son yıllarda özellikle mimarlık, kentsel tasarım, şehircilik ve peyzaj mimarlığı bağlamında çıkan yarışmalarda tüm disiplinlerden eşdeğer müellifin var olması isteği zoraki bir disiplinler arası evliliği mecbur kılmakta bu da neredeyse imzaya indirgenmiş bir ilişkiler yumağını gündeme getirmektedir. Yarışma süreci içinde tam anlamıyla eşgüdümlü buluşmalar çok azdır. Bu anlamda takım kaptanının mimar olması gerekli de değildir. Bağımsız katılımlara imkân tanıyan bir yapılanmaya olanak tanınması zaten belki de bu birliktelikleri olağan kılacaktır.

Jürilerin belirlenmesinde genellikle dekanlar, bölüm başkanlarından oluşan akademisyenlerin ağırlıkta oldukları jüri yapılanmalarında bir tür statükocu tutumun öne çıktığını da belirtmek isterim. Bu da çok sağlıklı bir jüri oluşumunu engellemektedir. Bununla birlikte bazı jürilerde bir yön temsiliyeti de oluşmaktadır.  (İTÜ, ODTÜ, vb.) Yine de son zamanlarda bu ortamın kırılmaya çalışıldığı yarışmaların varlığını da yadsımak istememekle birlikte konunun çok önemli olduğunu düşünmekteyim.

Son olarak yarışmaların özgür ortamlarda, tüm yarışmanların eşdeğer ve adil bir değerlendirme sürecinde, bir fırsatı söz lehine değerlendirmeleri gereken ortamlar olduğunu, jürilerin de bu ortamın en önemli aktörlerinden olduğunun altını çizmek isterim. Bu nedenle artık jüriler dünyada yapılan tüm işlere hâkim olmak ve uyanık olmak gibi bir sorumluluklarının olduğunu bu aktarmacı ve kesip yapıştırıcı kültürün önüne geçmede çok önemli bir sorumluluk üstlendiklerinin bilincinde olmalarını temenni ederim. Bu da fikrin ön planda tutulduğu, özgünlüğü yetkinlikle taçlandıran tasarımcı kimliklerinin keşfedileceği bir algı ile olabilecektir.

Dr.DENİZ ASLAN, İTÜ Mimarlık Fakültesi, Öğretim Üyesi

04 Mayıs 2011 | admin

…Ve Peyzaj Mimarlığı

Bu yazıda peyzajın dar anlamı ile kente bakışın sorunlar ve çelişkilerle dolu bir yaklaşım olacağından bahsedilecektir. Yazarın aynı bağlamda farklı yayınlarından derlenen metin, peyzaj kavramının çoğullaştırılması gereksiniminin üzerinde yoğunlaşacak ve çıkış yolları için önermeler üretecektir.

Günümüzde belirgin olarak farklı mimarlıklardan, farklı buluşmalardan ara kesitlerden bahsetmek mümkün. Özellikle kentsel alanda mimarlık ve kent bağlamında birçok arakesit var. Konu başlığına uygun olarak “ve” leri “kent ve”, “cadde ve”, “yer ve”, “yersizlik ve”, “altyapı ve”, “ses ve”, “su ve”, “gece ve”, …………, ya da “doğa ve”, “kır ve”, “ekoloji ve”, …….. diye çoğaltmak mümkün.  Özellikle Türkiye’de peyzaj kelimesi kırla özdeş. Bu nedenle peyzaj mimarları doğayı taşıma rolünü üstleniyorlar. Oysa konu bir mikrokozmozun tasarlanması. Organik malzemenin de katıldığı bir mimarlık. Bu saptamadan itibaren “ve peyzaj mimarlığı” anlam kazanıyor. Çünkü modern, akıl ile buluşuyor. Konuya peyzajın da mimarlığı olarak bakarsak farklı mimarlıkların buluşmasına olanak tanımış oluruz. Bir bina nasıl mimarlık olmuyorsa, iki bina da şehir olmuyor. Kalan alanlar da peyzaj değil. Tüm bu bahsettiğimiz ortamların toplamının adı artık PEYZAJ. Bu nedenle peyzaj mimarı, tasarımcı edimine evrimleşmiş bir kimliğe sahip olmak durumunda.

Tasarlayan kimliği ile peyzaj mimarı olağanüstü bir sahnede oynar. Bu büyük sahnenin tüm unsurlarını kurar ve bozar. Bu yeni kurgulanan boşlukla salt doğaya veya yapısal çevreye eklenmek, her yeni ortamda yaşantı ölçeğini tarif etmektedir. Zihinsel doğayı örmek, bu yüzden var olan doğal ve yapısal ritimler üzerinden yeni bir tarifi gerekli kılar. Beton, taş, profil, metal levha, cam, akrilik, kontraplak, toprak, ışık, ses, renk, koku, yüzey, çakıl, kum, rüzgar, gölge, heykel, su, ayçiçeği, korkuluk, süs kabağı artık başkalaşmışlardır peyzaj mimarının elinde. Anglosakson kökenli “scape” kelimesi çoğullaşma durumunu daha olası kılıyor. Peyzaj tekil bir kelime değil, ya da bu yalınlığıyla sadece bir tek şeyi ifade edebiliyor. Bu nedenle peyzajlar bize doğanın bile tek bir resim olmadığını hatırlatıyor. Bir çeşitliliği benimsememizi kolaylaştırıyor. Bu da tasarlanan çevredeki peyzaj konusunun sınırlarını genişletiyor, çoğaltıyor. Konuyu yeşille dokulamaktan çevresel yaşantı, çevresel algı boyutuna sokuyor, kuramı olanaklı kılıyor.

Peyzaj, sözlük anlamıyla “kır manzarası, resimsel bir doğanın yansıtılması” anlamını taşıyor. Fransızca kökenli bu kelime, izlenen ve izleyeni karşı karşıya getiren, izlenen, belli bir bakış açısından algılanan tümel bir resim. İzleyen, bu resmi kayıt altına alır, belgeler, yorumlar. İzlenim ise doğal bir algıdır. Kentsel bağlamda doğal algının kendisini kente dair bir algıya bırakması beklenir. Bu bir zaman aralığıdır ve izleyenin yapmakta olduğu yorum çok önemlidir. İzleyenin kentleşmişlik düzeyi, peyzajın bağlamını belirler, izleyenin bir yorumu kentin oluşturduğu peyzajlar üzerine olabilir. Burada kent, yeni bir doğadır. Kentin altyapılar dahil tüm unsurları, kent peyzajını oluşturur. Ancak izleyenin bir başka yorumu, tekrar kelimenin etimolojik karşılığını kentte aramak yolunda olabilir, işte bu, en sık karşılaşılan dar anlamlı peyzajdır. Burada kentte kaybolan doğayı geri getirme, dolayısıyla kenti peyzajlama telaşıyla karşı karşıya kalınır. Burada ana kaygı, kentin doğal olandan uzaklaştıkça yitirilmesidir. Bu da boşlukların yitirilen doğayla dolması anlamına gelmektedir. Bu “doğalımsılaştırma” davranışı, peyzajın aslında çoğulcu yanını yok eder. Bu nedenle peyzajın bu içeriğini, hareket, canlılık, karmaşıklık, ışık, örtüler, organik ve inorganik malzemeler, jeo-sentetiklerle yeniden haritalamak gerekmektedir. Bu yeni doğa, yeni morfolojiler, “sahte” olmadan yeniden doğal olmayı hedeflemektedir.

Kentsel bağlamda peyzajlar, yeni kent ve mimarlık arakesitleri oluşturuyor. Her geçen gün kentin açık alanlarındaki tarifler değişiyor. Açık alanın potansiyeli, programı başkalaşıyor. Atık ve artık alanlar, yeniden değerlendirmeler, kentsel dönüşümler, altkültürler, ulaşım ağları ve bunların arasındaki açık alanlar, ekolojik bağlam, susuzluk, enerjinin korunumu, eski, eskiyen, yeni, yenilenen arasındaki içsel sorunlar, yargılar, doğrular, yanlışlar, var olan doğa, yeni doğa sorunsalı açık alana dair yeni peyzaj bağlamlarını oluşturuyor. Mimari kabuğun gittikçe yeni bir topoğrafyaya dönüşmesiyle ortaya çıkan üst üste çakışmış yeni yerler (topos), değişen zemin kat kavramı, anlık yerler peyzajlar için bir motivasyon oluşturuyor. Mimarlığın bizzat kendisinin peyzaja dönüşmesi, yeni bir doğa resmine öncülük ediyor.

Kent ve peyzaj bağlamı çok geniş, çok bileşenli, çok kültürlü bir ortamı tarif ediyor. Hiç toprak olmadan, hiç yeşil olmadan, hiç su olmadan da peyzajdan bahsetmek mümkün. Elbette bunun tam tersi de olası. Bu nedenle peyzaj çok olasılıklı bir kavramdır kentin içinde. Bununla beraber tabiidir ki, kentin yeşil kuşakları olacaktır, kent oksijen depolarına ihtiyaç duyacaktır, kentin el değmemiş doğal alanları, kentin biotop hazinesi olacak yada koleksiyonları oluşturulacaktır, kentin jeolojisi de peyzajıdır aynı zamanda. Kentin mikroklimaları, su rejimi ve buna bağlı ekosisteminin farkında olmak, hayati önemdedir. Ancak yine hayati önem taşıyan bir konu, kentin sentetik peyzajlarının üretilmesi olacaktır. Kentin atık alanlarının, bozulmuş doğasının restorasyonu ya da yeniden işlevlendirilmesi, karayolu yapıları arasında kalan alanlar, yonca içleri yeniden kurgulanması gereken alanlardır. Kentin peyzajı artık sadece altyapılar, yollar ve binaların arasında kalan alan değil, binaların yüzeyleri ve teraslarıdır da. Kent peyzajı sadece parklar değildir, artık park kavramı da işlevini yitirmiştir, yetersizdir. Kentin bizzat kendisi tümel bir peyzajdır. Bu nedenle hazır planlama kalıpları fiziksel ortamı oluşturmakta artık yetersizdir. Peyzaj yeni bir kurgudur, kentin yeni kabuğudur.

Kentin içine hapsedilen doğada; saksının içine hapsedilen bitkinin kökleriyle saksıdaki tüm toprağı tüketmesi gibi, artık toprak, doğa değildir. Kent tıpkı saksıdaki ağaç gibi içindeki doğaya geri dönüp onu kendi sentetik kökleriyle sarmalayacak, tüketecek, dönüştürecektir. Burada dönüşümün dili, tutarlılığı, kentliliği, tasarlanmışlık düzeyi, zekâ ile olan ilişkisi önem kazanacaktır. Ancak yine İstanbul’daki gibi tasarlanmamış, hatta mühendislik yapısı olarak bile kavramakta güçlük çekeceğimiz, irkileceğimiz sonuçlar, kurgudan uzak farkındalık düzeyinin düşüklüğüyle açıklanabilir. Yoksa sorun, kent içindeki tutsak doğayı kurtarmak değildir.

Kaynaklar

1) Aslan, Deniz, “Yapaylaştırılmış Doğa”, Betonart, Kış 2009, s. 45-46

2) Aslan, Deniz, “Peyzaj Kavramı ve Bitkilendirilmiş Teraslar”, Natura, Temmuz – Ağustos 2009, s. 74-79

04 Mayıs 2011 | admin

Peyzaj mimarlığı Türkiye’de nerede?

“ Peyzaj mimarının Türkiye’de dağarcığı ve ona biçilen değer çok sınırlı. Kentsel tasarım, mimarlık, şehircilik çok ayrı yerlerde gibi duruyor ama onlar da aslında aynı durumda. Peyzaj mimarlarının birçok konuda evrilmesi, kentle tanışması gerekiyor. Konusu sadece park değildir peyzaj mimarlığının; kentle ilgili her şey, bir mimarın, kentsel tasarımcının olduğu kadar peyzaj mimarının da konusudur.

Park denildiği zaman peyzaj mimarı doğrudan akla gelebiliyor: park = peyzaj mimarlığı olarak görülüyor. Ama kentin göz önünde olmayan birçok artık noktası var. Köşelerde saklanmış, kentin kalitesini arttırma potansiyeli olan noktalar bunlar ki bu alanlarda sanatçılar da yok. “Kimler var?” diye sorarsak da aslında kimse yok. Ama peyzaj mimarları için enfes çalışma alanları. Bu yüzden peyzaj mimarlarının küçük yerlerde iş yapmaları, bu artık alanları ele almaları lazım. Peyzaj mimarlığının kentte bu yolla yayılabileceğine inanıyorum. Ama bu alanların çim kaplanıp üzerine laleler dikilmesini kastetmiyorum. Buna ne kadar “peyzaj mimarlığı” dediğimizi de hep tartışıyoruz.

Bu alanlar dışında büyük kentsel alanlar var, bunlar sert alanlar. Örneğin Taksim Meydanı başlı başına bir sorun. Bu tür konularda peyzaj mimarının rolü de yeri de yok aslında. Kimin çizdiği belli olmayan bir döşeme kaplaması yapılıyor; döşeme başlığı altında kaynayıp giden bir paket. O paketin içinde bir mimar da yer almıyor. Kent yöneticileri bu pakete o gözle bakıyorlar. Bu da başlı başına kentsel bir konu; peyzaj mimarının çok da önemseyeceği, önemsemesi gereken bir konu. Aydınlatma konusu da çok önemli. Kentler aydınlatma kirliliği içinde. “Color changing” kavramı içinde kırmızılar, morlar vb. değişen renkler, aydınlatma olmaya başladı artık. Peyzaj mimarı bu konuda da birşeyler yapmalı.

Türkiye’de peyzaj mimarlığının sanatla ilgisi yok ama aslında ciddi bir sanatsal şölene dönüşebilir. Bunun için sanatsal bir tavıra ihtiyaç var. Peyzaj mimarlarının da, kulvarlarını değiştirmeleri gerekiyor. Bu genel tavır sorunu nedeni ile Türkiye’deki kentlerde peyzaj mimarının yeri yok. Benim önermem bu. Sadece park söz konusu olduğunda var ama bunun dışında peyzaj mimarlığı kentte yok, buna talep de yok. Zaten peyzaj mimarları da kendilerine o rolü biçmiyorlar, biçemiyorlar.

Kentsel tasarım yarışmalarında yeni yeni peyzaj mimarları çıkmaya başladı. Yarışma projeleri en büyük fırsat ama gerçekleşme olanakları Türkiye’de muallakta bir konu. Bu konuya birilerinin el atması gerekiyor. Dünyada bütçesi olmayan yarışma açılmaz. Ya fikir yarışması açılır -ki bu bambaşka bir şey- ya da bir alanda hayata geçirilmesi için yarışma açılır. Türkiye’deki yarışmalar fikir yarışması olarak değil hayata geçirmek adına yapılıyor. Ancak belediyelerin bu projeleri gerçekleştirme arzusu yok. Yaptıkları arasına bir de yarışma katmış oluyorlar. Bina ölçeğinde gerçekleştirildiği oluyor ama kentsel yarışmaların çok azı hayata geçiriliyor. O da tam anlamıyla değil.

Dünyada şöyle bir sistem var: Kamu, yarışma açılmadan önce belediyelere giderek bu projenin bütçesi, hayata geçirilmesi için kredi alıyor. Bizde ise böyle bir kredi sistemi yok. Kamu projeleri ana parayla ya da devletten borç alınarak yapılıyor. Kamu, bir garantiyle yarışmaya çıkamıyor ya da bunu tercih etmiyor. Kentsel yarışmalar için bunun tersi bir ortam sağlanabilirse, peyzaj mimarı da kendine burada bir yer bulabilir.

Peyzaj mimarlığı yarışmalarında ve okullarda “donatı” diye birşey var, oturma elemanı, aydınlatma elemanı, çöp kutusu demek oluyor. Bu başlıklarla inanılmaz bir şablon oluşturuluyor. Benzer bir şablon ölçek ve detaylarda da karşımıza çıkıyor. Projelerin belli bir bölümünün seçilerek detaylandırılması isteniyor okullarda, yarışmalarda. Ama esas konu detayları çizmek değil, kritik olan, projeyi var eden şeyleri mimarca detaylandırmaktır. Peyzaj mimarı bu gibi şablonlardan kurtulursa bu işi çözer.

Kullanılan malzemeler çok sınırlı, oysa pratik hayatta kullanabileceği sonsuz malzemesi var peyzaj mimarlığının. Ayrıca resimlerden uzak durmalı, çünkü çok resimsel bir alanda yüzüyor. Sadece planla çalışmak peyzaj mimarlığını öldürüyor. Planlar görselleştiriliyor ama resimden farksızlar çoğu zaman. Onu mimarlığa çekmek, mimarlık olduğunu farkettirmek gerekiyor. Plandan çıkıp nesneyle buluşması, nesne olarak tasarlanması gerekiyor.

Türkiye’de herkes -biraz ağır bir tabir ama- tembel. Üniversite, öğrenci, meslek adamı tembel. Meslek adamlarını yöneten kurumlar da tembel. Düşünme anlamında bir tembellikten bahsediyorum; herkes klişelerle çalışıyor ve mevcut rollerinden memnun. Üniversiteler peyzaj mimarlığı deyince tanımlı bir paket açıyor ve onun içini dolduruyor. Ev bahçesi, toplu konut, park, mahalle parkı, bölge parkı vs. diye gidiyor bu paket. Peyzaj mimarlığının kavramsal eylem alanı olarak çoğalması için bir fikirleri yok. Peyzaj mimarı, peyzaj mimarı olmak istiyorsa bu konuların hiçbirine girmeden peyzaj mimarı olmayı denemeli ve kendine yeni bir kanal, yeni bir bakış açmalı, ezberlerden kurtulmalı. Bununla birlikte kentte çok fazla atölye çalışması yapılmalı, enstelasyon yapılmalı. Peyzaj mimarı da birebir çalışmalı onlarda. Dünyanın her yerinde peyzaj mimarı tulumunu giyip işini kendi yapar. Dolayısıyla bitki dikerken de eylem alanında da işini kendisi yapmayı öğrenmeli. ”

Dr.Deniz Aslan,

24.05.2010, Yeni Mimar Dergisi

14 Ocak 2010 | burcu

“Tasarım Eğitimi İmgelemin Tetiklenmesidir”

Peyzaj mimarlığının Türkiye’deki konumu, olması gereken düzeyden çok uzak. DS Mimarlık’tan Deniz Aslan ile, gelişemeyen ve yanlış örgütlenen peyzaj mimarlığı ortamını, bu sistemin arkasındaki sorunları, öğrencilerin ve öğretim üyelerinin bu sorundaki payları ve sorumluluklarını, peyzaj mimarlığının durması gereken yeri ve gerçek kapsamını konuştuk.

Burcu Karabaş: Peyzaj mimarlığı eğitimi, farklı üniversitelerde farklı fakülteler bünyesinde veriliyor. Örneğin İstanbul Üniversitesi’nde Orman Fakültesi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde ise Mimarlık Fakültesi kapsamında. Bu eğitimin verilebilmesi için size göre ideal bir ortam var mı? Yoksa “Bu farklılık iyidir, kendini geliştirmek tasarımcının kendisine bağlıdır” mı diyorsunuz?

Deniz Aslan: Aslında bu farklılık sadece bizde değil, dünyada da var. Ben sonuçta mimarım, bir mimar olarak baktığımda da şunları söyleyebilirim. Eğer konumuz “peyzaj tasarımı”ysa, yani “landscape design” dediğimiz alansa, bunun ortamı tartışmasız mimarlık fakülteleridir. Eğer peyzajı daha büyük bir ölçekle algılıyorsak, yani peyzaja ekosistem olarak bakıyorsa konumuz doğal ortamın sürdürülmesi, hatta kentin periferisi ise, o zaman bölüm bünyesinde toprakbilim, hidroloji, ormancılık, ziraat, ekoloji vs. bulunan fakültelerde olabilir. Eğitim ortamı, tasarım fakülteleri bünyesindeyse, nesnel sorunlar da ön plana çıkacaktır. Çünkü kent yaşantısı, tüm alt yapıları ile fiziksel çevrenin oluşmasına bağlıdır. Ve fizik çevrenin oluşumu doğrudan doğruya mimarlığın konusudur. Kentte peyzaj mimarının hedefi saf doğayı kente taşımak değil, kültürlenmiş, hatta sentetik bir yeni doğayı tasarlamaktır. Konuyu tekrar orman ve ziraat fakültelerine çekersek, ki bunu da pek anlamıyorum, anlamadığım şey bu fakültelerin neden jeoloji, maden mühendisliği, botanik, ekoloji alanlarında olmayışıdır. Yani “Konu bitkidir, bitkiyi de orman mühendisleri, ziraat mühendisleri bilirler” demek istenmektedir. Saf doğada bile her şey coğrafyayla başlar. Mesela jeoloji, peyzaj mimarlığında çok önemli bir konu. Yani bölüm her fakültede açılabilir, bu o kadar da büyük bir sorun değil. Ancak tabii her üniversitenin ayrı bakış açısı ve ayrı bir bilimsel ortamı var. Sonuçta verilen eğitimin de farklı bir dili olmalıdır.

Asıl mesele, bu farklı bakış açılarının bir araya gelebilmelerinde. Ben designdan bahsediyorum, ofisimde de elbette tasarım fakültelerinden mezun olan peyzaj mimarlarıyla çalışmayı tercih ediyorum. Çünkü bunun dışındaki formasyon, bizim doğrudan ilgi alanımıza girmeyebiliyor. Böyle bir kargaşa da var. Ancak sonuç olarak diyebilirim ki, farklılaşma iyidir. Sorun, bu farklılaşmanın hedefinde. Bu farklılaşma, sonuçta “peyzaj mimarı” denen bir adamı yaratıyor mu? Hedef design olmalı, landscape planning çok farklı bir konudur çünkü. Örneğin kentsel tasarım, şehir ve bölge planlama, mimarlık, bunların hepsi bir arada çalışır ama eylem alanları farklıdır. Odakları ve baktıkları yükseklik de farklıdır. Peyzaj mimarlığı tanımının içinde de mimarlık olduğuna göre, demek ki ölçeğimiz çok da makro bir ölçek değil. Öncelikle bu konuda uzlaşmak lazım. Tasarım fakültelerinin dışındaki peyzaj mimarlığı eğitimi daha makro ölçekte tutulabilir. Belki onların artısı da, konuya daha yüksek bir yerden bakmak olabilir. Ama sadece o noktadan bakıp kalmak da yanlış bir eğitim yöntemi. O halde bunun adı peyzaj mimarlığı değil, peyzaj planlamasıdır ve o eğitimle bölgesel planlama uzmanlarıyla çalışabilecek peyzaj plancıları yetişir. Hava akımları, suyun ve enerjinin korunumu gibi dünyanın en önemli konularıyla uğraşırlar. Ama tabii bu da yapılmıyor. Eğer böyle bir farklılık oluşmuş olsa, farklı meslek alt grupları ortaya çıkar ve hangisine nerede ihtiyaç olduğu da belirlenmiş olurdu. Fakat sonuçta yine peyzaj mimarlığı yapılmaya çalışılıyor, birkaç yere bitki ekmek oluyor yapılan iş. Eğitimlerin sonunda herkesin geldiği nokta buysa, bence önce bakılan ölçeğin doldurulması gerekiyor.

Bir çöp atma alanının yeniden kazandırılması projesinde makro kararları alan peyzaj mimarıyla, aynı projenin mimarisini, yani nesnelliğini çalışacak peyzaj mimarı, rahatlıkla farklı formasyonda olabilir ve beraber çalışabilirler. Ancak bu iki görevi de yerine getirecek kişiler olmadığı zaman zaten bu ayrımı yapmanın anlamı kalmıyor.

BK: Gerek orman ve ziraat fakültelerinden, gerekse de mimarlık fakültelerinden birçok mezun veriliyor ancak baktığımızda ortamın zenginleşmediğini görüyoruz. Birçok peyzaj mimarının da peyzaj mimarlığıyla ilgisiz işler yaptığını biliyoruz. Yani hiç yeni birşey olmuyor…

DA: Olmuyor, olamıyor. Üniversiteler de yeniliklere açık değil. Biz İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne çok inandık, ben de bizzat programın içinde bulundum. Fakat o da sonunda kendi doğasına döndü ve Mimarlık Fakültesi içinde bir Orman Fakültesi olma yolunda. Ben özellikle bunun altını çizmek isterim. Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi bünyesindeki Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarisi Bölümü daha istikrarlı bir duruşa sahip, her ne kadar orada da bu duruşun gelişmesine engel faktörler olsa da. Türkiye’de gördüğüm iki tasarım fakültesi içinde Bilkent Üniversitesi Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarisi Bölümü’nü daha istikrarlı buluyorum. Orada da elbette bu “boyamacı resim yapma eğilimi”nden kurtulmaları gerekiyor, ancak hiç değilse planlama ve tasarım ara kesitine girmek üzereler gibi gözüküyor. Bu anlamda İTÜ Peyzaj Mimarlığı Bölümü’ndeki soruna bir kez daha değinmek istiyorum. İTÜ Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı, bu alandan gittikçe uzaklaşıyor ve kazanımlarını gittikçe kaybediyor. Sonuçta geriye sadece peyzaj mimarlığı eğitiminde İTÜ ismini kullanmış olmak kalıyor. İTÜ markasıyla yüksek puanla öğrenci alınıyor. Fakat yapılan şey, diğerlerinin sadece biraz daha gelişmişi. Orman ve ziraat fakültelerinde yapılandan daha iyi işler çıkartan bir profil var ama, sonuçta aynı yerde dolaşıp duruyor. Yeni bir şeyden bahsetmiyor, yeni konular aramıyor. Hala hayvanat bahçesi ve toplu konut projeleri ele alınıyor. Yok ki tasarım dünyasında böyle konular. Design dediğimiz şeyle uğraşmıyor yani. Bunun için yeni fikirlere açık olmak, yeni teknolojiler üretmek lazım. Üniversiteler peyzajla ilgili hiçbir yeni teknoloji üretmiyor. Hazır broşürler üzerinden bu işi yapmaya çalışıyorlar. Bizim bir tasarım grubu olarak tek bir konumuz varsa, o da bu. Örneğin bir yeşil duvar yapılacaksa, “Zaten burada var, bakın zaten yapılmış” deniyor. Halbuki o, o adamın yeşil duvarı. Kendi dünyasında, iklim koşullarında ürettiği bir teknolojiyle, know-howla yapılmış. Her durum için yeni know-howlar üretmek gerekiyor, bunun da yeri üniversitedir.

BK: Buna ek olarak, bireysel gelişimini deneyerek ilerletmek isteyenleri engellemek gibi bir istek söz konusu okul yıllarımda da gözlemlediğim kadarıyla.

DA: Evet, yenilik yapmak isteyenler sevilmiyor, çünkü açıkçası üniversiteler o anlamda kolaya kaçtı. Daha doğrusu, “herkes halinden memnun”. Sorun da zaten bu. Bir sistem kuruyorsunuz, o sistemi zorlamaya ne gerek var, değil mi? Öğrenci de istemiyor, istemenin de dilini bilmiyor zaten. Üreterek istemiyor. Karşılığı olmayan afaki isteklerde bulunuyor. Öğrenciler, bir şey üretme ve onu dayatma konusunda eylemci değiller. Öğretim üyesi de kendini geliştirmemişse ve bu kurulu düzen içinde yaşıyorsa, bunu değiştirmenin alemi yok, değil mi? Böyle gidiyor işte.

BK: Kendi bitirme projemde de aynı durumla karşılaşmıştım. Denemek istediğinizde, hatalar yaparak öğrenmeye çalıştığınızda herhangi bir tavsiye almadığınız gibi, “Yapamazsın” cevabıyla karşılaşıyorsunuz.

DA: Yine aynı noktaya geliyoruz. Öğretim üyesi, hakim değildir. Yargı üretmemelidir. Görevi, anlamak ve karşısındaki meslektaşını eğer riskli bir yerde görüyorsa, uyarmaktır. Ama hepsi bu, çünkü o risk de onun bireysel hayatına ait bir risk olabilir. Kendi bildiklerimizi karşımızdakinde görememek üzerine bir eğitim kurulamaz ki. İşte o zaman aynı tondaki yeşili kullanan, “Bu hoca bunu sever” diye hareket eden öğrenciler oluşuyor.

Yarışmalarda da aynı bakış açısı devam ediyor. Yarışmalar farklı değil, çünkü aynı adamlar jüri olarak yarışmaya giriyorlar.

BK: Jüriye bakarak yarışmaya girip girmeyeceğine karar veren çok ekip var…

DA: Tabii, çünkü bitirme projesinde jüriyi oluşturan aynı adamlar yarışmanın jürisinde de var ve aynı yöntemle yarışmada proje eliyorlar. “Bu ne biçim yeşil”, “Hiç yeşil yok” gibi tepkilerle, karşısındaki düşünceyi algılamayan, algılamak da istemeyen ve aslında kendini projenin önüne koyan tavırlar içindeler. Kendini geçilmesi gereken bir filtre olarak öne koyan ve geri çekemeyen bir tavır bu. Eğer bir öğretim üyesi kendini geri çekemiyorsa tasarım alanında çalışamaz zaten. Aslında tasarım eğitimi imgelemin tetiklenmesidir. Bu konuda böyle katı bir görüşüm var doğrusu.

Kocaman bir alanı projede veriyorlar, öğrenciler başlıyor çizmeye. Hangi ölçekte çalıştıklarını bilmeden kalemleri ellerine alıyorlar. Genişliği 20 metre, 20 dönümlük alan da çim… Ölçeksiz ve nereden geldiği belli olmayan, boyama kitabı boyar gibi sonuçlar çıkıyor ortaya. Konturları belli olan, sadece içlerinin çeşitli renklerle doldurulduğu, hatta nerenin ne renk olması gerektiğinin bile önceden söylendiği çalışmalar… Peyzaj mimarlığı, Türkiye’de böyle bir yere gidiyor: Resim yapmak. En büyük sorunumuz bu. Tek fark şu: Eğer resim zevkli bir adamın elinden çıkıyorsa daha güzel bir resim oluyor.

BK: Sıradaki sorum da tam bununla ilgili. Sürekli söz söylediğiniz bir konu aslında, ama ben yine de sormak istiyorum. Peyzaj mimarlığından bahsedilince akıllara sadece “bahçe”nin geliyor olması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu duruma nasıl yaklaşmak gerek? Sürekli tasarım alanında araştırma yapan, yazılar yazan mimarların birçoğu bile bu yaklaşımdan fazlasını göstermiyorsa…

DA: Türkiye’de durum budur. Çok az mimar, peyzaj mimarının ne anlama geldiğini bilir. Daha doğrusu, çoğu peyzaj mimarının çalışma alanından habersizdir. Bilinç altında peyzaj, yeşille özdeştir. Bilen mimarların sayısı 10’dan fazla değildir koca Türkiye’de, bunun altını özellikle çizmek isterim.

Peyzaj mimarlığı, mimarlıktır. Bahçe, peyzaj mimarlığının bir tür formudur, bir tür halidir. Tıpkı maddenin halleri gibi. Bahçe kelimesi, aslında güzel bir kelimedir ve bahçe kaybedilmemesi gereken bir konudur. Ama peyzaj mimarı, ona verilen çizgilerin içine bitki dolduran adam olduğu andan itibaren aslında bahçe de yapamaz. Ben bütün konuşmalarımda ve yazılarımda bu konuyu şöyle özetliyorum: Peyzaj mimarı, bir mikrokozmosun tasarımcısıdır. O mikrokozmosun kurallarını ve nasıl hayata geçeceğini belirleyen, bu kararları veren adamlardan biridir. Ama asıl konu, o mikrokozmosun, yaşam ortamının oluşturulmasıdır. O yaşam ortamı ne parktır, ne bahçedir, peyzaj mimarı onun ne olduğunu başlarken bilmez. Başlarken “Park yapıyorum” diye başlarsa zaten onun adı park olur. Parkı da kim yapsa olur, Park ve Bahçeler Müdürlüğü diye bir kurum var o yapıyor zaten. Esas konu, neyle uğraşacağını bilmemekle işe başlamaktır. Projeyi yeniden ele alıp anlamak ve diğer tasarımcılar ve uzmanlarla beraber oraya bir mikrokozmosu taşımaktır.

Sıklıkla yazdığım bir şey var, ben “doğayı taşımak” ifadesini çok kullanıyorum. Peyzaj mimarı, illa ki “doğayı taşıyan adam” olmak ve “Haydi hemen burayı yeşillendirelim” demek zorunda da değildir. Aksine peyzaj mimarı, “Hayatımdan çimi çıkarmalıyım” demesi, etik değerleri olması gereken bir adamdır. Örneğin golf sahası tasarımı, etik bir tasarım değildir. Evet, peyzaj mimarı golf sahası yapar, ama bana bir golf sahası işi gelirse yapmam. Çünkü etik değildir. Üniversitede de “Golf alanları tasarımı Türkiye’de çok eksik, programımıza bu konuyu da katalım” derlerse ciddi tepki gösteririm. “Öyleyse golftan para kazanılmayacak mı?” sorusuyla karşılaşmak mümkün. Elbette kazanılabilir, bir sürü insan farklı yollarla para kazanıyor. Her para kazanılan alanı üniversiteye sokamayız ki. Bu konuyu öğrenmek isteyen, konuyla ilgili kitaplar okur, bir staj yapar ve bir golf firmasına girer. Bunun için üniversitede bir derse gerek yoktur. Aksine üniversite, doğayla ve insanla ilgili etik değerler vermek durumundadır. Örneğin yerel malzemenin kullanılması çok önemlidir. Türk fidancılığının geliştirilmesi gibi. Bakıyorum, üniversitelerde İtalyanlar’ın sırf Türkiye için özel hazırladıkları bitki kataloglarını daha öğrenciler yeni başladıkları anda ellerine tutuşturuyorlar. Üniversite öğretim üyesi bunu yapıyor ve o çocuk daha o anda kaybediyor. Öğretim üyesi bunu bilinçli yapmıyor, ama bu derecede bir bilgisizlik de bana çok ağır geliyor.

Konumuz olan bahçeye geri dönmek gerekirse, bahçe mimarinin bir formudur. O kadar. Peyzaj mimarı bahçe dışında işler yapar demek istemiyorum elbette, yapılan işe bahçe demek uygunsa adı bahçe olsun, çok da önemli değil. Ama bahçe, bilinen bir şey değildir, sorun bu. Bahçe, her zaman yeniden düşünülebilir. Sonuç, o mikrokozmosun yaratılmasıdır. “Arılar ve kuşlar gelsin mi?” diye sormalıyız örneğin, daha da önemlisi “Bu bahçede hiç su harcanmasın” kararını alabilmeliyiz. “Aydınlatmasında hiç elektrik enerjisi kullanmayalım, kaynakları farklı şekilde değerlendirelim” diyebilmeliyiz.

BK: Böyle kaygıları olan öğrenciler de eğitim gördükleri kurumdan destek bulamayınca vazgeçiyor olabilirler…

DA: Üniversitenin görevi de tam olarak bu durumun oluşmasını engellemektir. Eğer üniversitedeki projelerin üzerinde, “eğrisel yürüme yolları, bakı ve seyir terası, su oyunları, kaya bahçesi, gül bahçesi, pergola” gibi şeyler yazıyorsa üniversite işini yapmıyor demektir. Üniversite, bireysel düşüncenin var olması ve evrensel düşüncenin gelişmesi için vardır. Yoksa adı enstitüsyon olur, akademi olur. Tasarım alanında çalışan bir öğretim üyesi, “bilen kişi” değildir, beraber çalışır, düşüncenin gelişmesi için ortam yaratır ve kaynak getirir. Kendi düşüncesini dağıtan bir adam değildir. Öğrencinin kendine olan güveninin gelişmesi çok önemli bu noktada. Peyzaj mimarlığı öğrencisinin de üniversitede öğrenmesi gereken, “Bahçe bilinmeyen bir şeydir” olmalı.

Bugün peyzaj mimarlığı ve mimarlık kent içinde o kadar ayrılmaz bir noktada ki, peyzaj mimarı artık mimari kabukları üretiyor. Bu anlamda peyzaj mimarlığı, eğitim alanında mimarlığı bilmek durumundadır. Taşıyıcı sistemi, su sistemlerini, izolasyonu, cephe elemanı üretmeyi bilmelidir, betonarme, çelik, cam vs. dendiğinde şaşkına dönmemesi gerekir. Peyzaj mimarlığı, yapısal anlamda da mimarlıktır.

BK: Ama peyzaj mimarlığı bölümünde şehir plancısı öğretim üyelerinin çoğunlukta olduğunu görüyoruz.

DA: Evet, öyle oluyor, merakla da ilgili bir durum aslında. Bölümdeki açık alanlara farklı bölümlerden hocalar gelebiliyor ve farklı zamanlarda farklı kompozisyonlar ortaya çıkabiliyor. İTÜ Mimarlık Fakültesi’ndeki bölümün içinde bulunduğum için biliyorum, iki mimar asistan alındı, bir ara şehir plancısı öğretim üyeleri çoğunluktaydı ama şu anda öyle değil. Demek istediğim, verilen eğitimi pek de buna bağlamamak lazım. Bu bir mimari kültür konusu aslında. En azından İTÜ’de böyle olmak durumunda. Daha önce de belirttiğim gibi, İTÜ’de sorun orman fakültesine dönüşme tehlikesi. Bazı konuları aktaracak insanlar olmayınca, en kolayı yeşile boyamak oluyor tabii. Bu konuda endişelerim var çünkü İTÜ, ismi dışında hiçbir farkı olmayan bir kurum olma yolunda. Aslında Peyzaj Mimarlığı Bölümü’nün kuruluş amacı da kendi içinden gelen öğretim üyeleriyle bu işi yapmaktı, ama şu anda sanıyorum Mimarlık Fakültesi’nden sadece iki kişi civarında öğretim üyesi kaldı. Burada kullanılması gereken esas kelime, “feodalite”. Üniversiteler feodaliteyle yürümez, kişilerin feodal yapıyı destekleyen kimliklerinden de bağımsızdır.

BK: Belediyenin bazı çalışmaları var, refüjlerde şekilli çiçeklendirmeler, otoyol kenarlarında laleler… Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

DA: Benim ilgimi çeken bir şey var, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden bize bugüne kadar sadece bir ihale dışında başka hiçbir teklif gelmedi, o ihalede de piyon olduğumuzu sonradan anladık. Türkiye’de peyzaj mimarlığı alanında iyi işler yapan en az 5 ofis var ve ben onlara belediyelerin herhangi bir sipariş verdiğini görmedim. İstanbul’da, ciddi anlamda peyzaj mimarı eli değmiş olan tek proje vardır, o da –akademik danışmanlar tarafından ciddi şekilde tırpalanmış olsa da- Günel Akdoğan’ın Kuruçeşme Parkı’dır. Park, doğrudan Günel Akdoğan’a sipariş edilmiştir. Tabii onu ayakta tutamadığımızı görmek beni üzüyor. Yine de çok ciddi bir tasarımcının işi olduğunu, anlayan bir göz rahatlıkla görebilir.

Belediyenin yeni düzenlemelerine gelince, bana birisi park ve bahçelere bir müdahalede bulundu gibi geliyor. Konuya bu örnekler olumludur veya olumsuzdur diye bakmayacağım, ama en azından karayollarında belli bir etki yaratmak için bir kompozisyonun, renk, uzunluk ve frekans bilgilerinin gerekli olduğu ya biri tarafından öğretildi, ya da dünyaya bakarak bu anlaşıldı. Çok özel şeyler yapılmıyor tabii ki, ama en azından blok karakterlerin önemi farkedildi. Eskiden iki tane lale, beş tane gül, on tane başka bir şey kullanılır ve ortaya karaktersiz bir görüntü çıkardı. Bu anlamda şimdi yapılan ve renk bloklarının kullanıldığı çalışmaları daha iyi buluyorum ve çok da olumsuz bakmıyorum.

Lale konusu da aslında spekülatif. Ondan önce çok daha önemli bir konu var: Çim. Karayollarında çim kullanılmaz. Kocaeli’ye bakın. İstanbul’da milyonlarca metrekare çim alınıyor, parası herkesin cebinden çıkıyor. Önümüzdeki yıl iki milyon metrekare daha satın alacaklar. Çimle uğraşılır mı? Çimle uğraşmaya gücümüz yetmez. Onun yerine başka alternatifler aranmalı. Komik de olsa bazen bunun denemeleri yapılıyor. Su ihtiyacı minimum olan yer örtücüler, çalılar blok halinde kullanılabilir. Hatta yer örtücüye bile gerek yok.

Aslında doğa ne yapmamız gerektiğini söylüyor. Basit bir tohum ıslahıyla inanılmaz çevreler yaratma şansımız var, üstelik de bakım masrafı oldukça ucuz olan çevreler. Belediyenin asıl yapmadığı şey bu. En önemli hatası ise çim. Çim tabii herkesi mutlu ediyor, ama etik değil. Çime o kadar su harcamanın hiçbir anlamı yok. Veya, şöyle bir iddianız olması gerekiyor: “Çim yaptım, bakabiliyorum.” Ekilen çimin kurutulduğu dönemler de oldu. “Çim yaptım, kurudu” demek ne kadar korkunç birşey. Milyonlarca metrekare çim yapıp kurutmaya hakkınız var mı? Bu çok vahim bir hata.

Laleler de spekülatif demiştim, yapılabilir aslında, o kadar da katı olmamak lazım. Para çime harcanmasın, lalelere harcansın. Ama o lale soğanlarını da yeniden kazanmak lazım. Bilmiyorum, her sene yeniden mi satın alınıyor? Eğer öyleyse korkunç, çünkü lale soğanı ve birçok soğan yeniden kazanılabiliyor.

BK: Peki kentli bu konularda ne yapabilir? Talep etme gücü hakkındaki fikirleriniz nedir?

DA: Bu da çok garip bir durum, ben kentlinin benim bu söylediklerimi çok anlamlı bulacağını zannetmiyorum. “İşte ne güzel çim yapmışlar” diyeceklerdir muhtemelen.

BK: Neden böyle?

DA: Maalesef böyle. Ben de bulamıyorum bunun sebebini. O zaman da “Tek doğru sen misin?” karşılığını alabiliyor insan. Öyle. Bu seviliyor, prim getiriyor. Ama her prim getiren şey iyi değildir ki. Bence bu bilinçsizlik. Suyun yok, çim yapıyorsun. Bundan daha cahilce birşey olabilir mi?

Bir sebebi de şu: Örnek yok. Belediyeler belli prototipleri dayattığı için farklı örnekler yapılamıyor. Örnek olsa çok şey değişebilir. Bence Kuruçeşme bir örnektir. Ama o da bozuldu. Kuruçeşme Parkı, adam gibi yapılmış kaya bahçesi olan tek parktır. Ama onu bile moloz gibi üst üste yığıp bıraktılar. Tabii bu, kaya bahçesine konulacak kayaların onlarca gün boyunca seçilip, her açısı tasarlanarak yerleştirildiğini bilmemenin getirdiği birşey. Hocaya yapılan çok büyük bir saygısızlık bu. Bir heykeltraşın yaptığı işi darmadağın ediyor ve bırakıyorsunuz.

Mesela İstanbul’un en başarılı (hatta herkesin unuttuğu) parklarından İnönü Parkı (Taşlık) da mermerlerle yok edildi.

BK: Kentliler böyle, peki mezunlar ne yapmalı?

DA: Dediğim gibi, bu iş üniversitede başlıyor. Bu nedenle üniversitenin bir duruşu olması lazım, çevresini etkilemesi lazım. Kentliyle ilişkiyi de üniversitenin ve öğrencilerin kurması lazım. Öğrencilerin üretmesi, belediyelerin de bu üretimlere destek olması lazım. Halkla birlikte katılımcı modeller geliştirilmesi lazım, ama bizde maalesef öyle olmuyor. Katılım da korktuğum konulardan biri aslında. Yürümüyor, ama yürütmenin bir yolu bulunmalı.

Bazen ideolojik de olmak lazım. İdeolojiden kastım, bilinç üretmek. Kentlinin bilinci, üretilmesi ve işlenmesi gereken birşey.

BK: Kendiliğinden oluşmuyor yani…

DA: Tabii. Emek vermemiz lazım, emek vermek de ideolojik bir eylemdir.

BK: Ruhr Bölgesi’ndeki gibi dönüşümler de hiç olmuyor Türkiye’de.

DA: O da çok yaramız olan bir konu. Seneler önce Hasanpaşa Gazhanesi’ni bir dönüşüm projesi bağlamında ele aldık. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir türlü uygulamaya yanaşmadı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti çalışmaları kapsamında yapıldı, yapılamıyor, yapılacak derken proje eridi gitti. Öte yandan bir model oldu. Bilgi Üniversitesi’nin Silahtarağa Kampüsü de aslında bizim yapmadığımızın yapılmış bir örneğidir ve o noktada da bir burukluğum var. Belli dönemlerinde içinde olduğum bir proje çünkü.

Şu anda benim gördüğüm bir örnek İzmir’de var. İstanbul’da da her şeye rağmen Silahtarağa diyebilirim. Ama bunların hepsi çok küçük, bireysel dokunuşlar. Aslında tabii belediyenin bu konuda bir bilincinin olması lazım, bu örnekleri çoğaltması lazım. 10 yıldır Hasanpaşa Gazhanesi’ne hiçbir şey yapılmadı. Projeye o kadar para harcandı, o paraya yazık değil mi? Tabii birinin de bunun hesabını sorması lazım. Programında yoksa, sen bu projeye neden, nasıl bu kadar para harcarsın? İşte halk bilinci budur. Halkın hesap sorması lazım.

BK: Endüstriyel mirasla peyzaj mimarlığının bağdaştırılmıyor olmasının da bunda rolü var değil mi?

DA: Evet, çok haklısınız. Bu bağlamda çok önemli alanlar var. Yedikule en önemlisi, Haliç başlıbaşına katmanlaşmanın olabileceği bir alan, birçok örnek sayılabilir. İlla göz önünde olan alanlar olması da gerekmiyor. Onlar eskiden sanayi alanlarıymış, sonradan kentin içinde kalmışlar. Halbuki kentin dışında da ele alınması gereken çok enteresan alanlar var.

2

Merve Karahan Evi Peyzaj Projesi

BK: Yapılacak olsa bile bir peyzaj mimarına danışmayı düşünürler miydi merak ediyorum.

DA: Kendileri de ne yapacaklarını bilmiyorlar, sorun orada. Kafalarında bir bilgi var ama onu geliştirmiyorlar. Türkiye’deki sorun şu: Her yönetim kademesindeki insanın kafasında bir bilgi var ve o, o bilgiyi mutlak zannediyor. Bilgiyi geliştirmek için uğraşmıyor, farklı aktörler aramıyor. Yine aynı yere geliyoruz. Üniversitedeki öğretim üyesi, öğrenci, kent yöneticileri hep aynı insanlar aslında. Yani, “aramayan” insanlar. Merak etmiyorlar. Aramamalarının sebebi de, Türkiye’nin çok yüksek standartları olan bir ülke olması. Aslında herkes tam tersini söyler ama… Bilgiyi mutlak ve değişmez zannediyorlar, o bilgi paketini korumaya alıp bir kenara koyuyorlar, sonra başka bir konuyla ilgilenmeye başlıyorlar. Sıra tekrar o bilgiye geldiğinde, geçen zaman boyunca onun değiştiğini göremiyorlar.

Ama sonuçta ben de yılda 30 – 35 proje yapan bir tasarımcıyım, peyzaj mimarlarının önü çok açık aslında. Peyzaj mimarlığının önü, birçok tasarım alanına kıyasla çok daha açık. Tabii belli bir bilinç oluşması lazım, bu da öğrencilerle başlamalı. Ben öğrenci forumlarını da takip ediyorum, oralarda tartışılan konular da çok komik. Türkiye’de çok gelişmemiş bir ortam var. Nedeni de, kuram eksikliği. Kuramsız hiçbir şey yürümez. Yönetim de olmaz, üniversite de. Çeşitlilik gerek. Belki de bütün söylediklerimizin özeti şu olabilir: Bizim yapılarımız monokültürel. Permakültür olmadığı sürece, çok zor. Özel sektörde çalışabilirsin. Ya da ben bu işi yapacağım diyeceksin, projeni çizeceksin, gidip göstereceksin, aktivist bir tavırla bu işi yapacaksın, gönüllü olacaksın. Belki emek dikkat çeker.

3

Merve Karahan Evi Peyzaj Projesi

BK: Bu anlamda, içinde yer almaktan çok memnun olduğunuz projeler var mı? Karşılıklı iletişimin başarılabildiği…

DA: Var tabii, ama hiçbiri kentsel projeler değil. Son yaptığım bir bahçe var mesela, 60 metrekare. İsmini de verebilirim, Merve Karahan Evi. Bu proje, Ay-Tek Göktürk Evleri ile birlikte bütün iş hayatımda en memnun kaldığım iştir diyebilirim. Buna benzer memnun kaldığım çok iş de var aslında. Ama özellikle bahsettiğim projede tasarımcı ve işveren arasında, iki taraf açısından da çok iyi bir ilişki oluştuğu için onu vurgulamak isterim.

BK: Böyle işlerin sadece özel sektörde var olabilmesinin sebebi nedir?

DA: Çünkü özel sektör araştırıyor, parasını boşa vermiyor. Çok basit bir bakışı var: “Ben bu parayı kiminle daha iyi değerlendirebilirim?” Oysa kamu sektörü olaya şöyle bakıyor: “İki günde bitirir misin?” Bu bir kabadayı bakışı aslında. Kamunun incelmesi lazım. Aslında özel sektör de kabadayı belki, ama onun A Lira parası varsa o paranın üzerine para eklemek için uğraşıyor. Sonra bir tasarımcı seçiyor. Bazıları sadece bir tasarımcı popüler diye onu seçiyor, bazıları ise yaptığınız işleri didik didik araştırıyor. Sizinle çalışabileceklerini, projenin maliyetini ve düzeyini kendileri görüyorlar. Kamu ise farklı bir yerde.

Ama Kocaeli Belediyesi’nin istisnai bir denemesi oldu birkaç yıl önce, biz de davet edildik. 4 proje yaptık, ama ben bunlardan üçünün yapıldığı alana gitmek bile istemiyorum açıkçası. Çünkü projeniz Park ve Bahçeler Müdürlüğü’ne devrediliyor, orada da bambaşka bir dünya var, size “Nereden çıktı bu adam” şeklinde yaklaşıyorlar.

Bir de etaplama denen bir kavram var, projeler bölünüyor. Zaten bir etap bir seçim demektir. Başkan bir dahaki seçimi kaybederse proje gitmiş demektir. Sonuçta da nereden başlayıp nerede bittiği belli olmayan projenizin bir kısmı orada gözükür, kimse de ona bir anlam veremez.

Ama biz riskli projeleri de seviyoruz, mesela Fener-Balat’ta kıyı şeridinin düzenlenmesinde yer aldık. Memnun olduk ve çok da severek yaptık. Şu anda da Eskihisar’ı çalışıyoruz. Ama Gebze Belediyesi’ne yaptığımız bu projeden de ümitliyiz, umarım iyi sonuç alırız.

BK: Projeyi incelediğimizde dikkatimizi çeken bir nokta oldu, sarı beton kullanmışsınız. Eğer o betona birşey olursa aslına uygun olarak tekrar yapılabileceğini düşünüyor musunuz?

eskihisar

Gebze - Eskihisar Sahili Kentsel Tasarım ve Peyzaj Projesi

DA: Evet, biz de onu kara kara düşünüyoruz. Bu da Türkiye’nin sevimsiz yanlarından biri. Diyelim X firması, uluslararası standartlarda, moleküler yapısıyla da renkli olan bir beton üretiyor. Ancak proje sırasında o X firması, bunu üretmeyi bırakıyor. Her şey o kadar piyasa koşullarına bağlı ki. Dünyada böyle birşey yoktur. Firmalar ürettikleri üründen sorumludur, 20 sene boyunca o malzemeyi üretirler. Proje alanı 5 sene sonra bozulduğu zaman yine o firmaya başvurulup tamiri yapılacaktır çünkü. İnşallah böyle birşey olmaz. Burada inşallah kelimesini kullanmak durumundayım.

BK: Kentlilerden ve kamudan bahsettik, bu bağlamda yayınlara da sorumluluk düşmüyor mu? Örneğin çok memnun kaldığınız küçük bir projeden bahsettiniz, ben özellikle de kitleler tarafından takip edilen yayınlarda böyle projelere değil de “boyama”lara daha çok yer verildiğini görüyorum.

DA: Bunun nedeni de öncelikle şu. Hiçbir yayıncı, bir projeyi öne çıkartma kaygısı taşımıyor. Çünkü Türkiye’de yazı yazan adam yok. Mesela benim, o 60 metrekareyi oturup yazmam lazım. O aşamadan sonra hangi dergiye göndersem yayınlarlar. Son zamanlarda National Geographic’e yeşil teraslarla ilgili bir yazı yazdım ve çok da zevk aldım. Daha sonra da yeşil teraslarla ilgili birçok yazı hazırladım. Türkiye’de maalesef tasarımcılar yazmıyor. Mesela ben nispeten yazanlardan biriyim ama dünyadaki tasarımcılarla karşılaştırıldığında ben de çok az yazıyorum. Dünyadaki tasarımcılar bütün tasarımlarını kitap halinde yayınlıyorlar, dergilerde yayınlıyorlar, uluslararası platformlara taşıyorlar. Biz bunlara emek vermiyoruz. Bir postprodüksiyon yapmıyoruz. Sorun bütçe azlığı da olabilir, ama asıl konu bu değil. Yazı yazmak emek isteyen bir şey. Yine aynı yere geliyoruz, biz az emek veren bir ülkeyiz. Emek vermek, güzel bir proje yapıp ödül almak değildir. Arkasını getirmek, izlemek, sorunlarını tekrar tartışmak, bir daha yayınlamak, eleştiri almaktır. Yayın çok önemli bir konu. Görev tasarımcılara düşüyor. Türkiye’de bu anlamda çok başarılı bulduğum bazı periyodikler var. Ben periyodik yayınlara çok önem veriyorum. Onlar sizi teşvik de ediyorlar. Türkiye’de yayın sektörünün iyi niyetli olduğuna ve peyzaj mimarlığını önemsemek istediğine inanıyorum. Sadece, onlar da peyzaj mimarlığının ne olduğunu bilmediklerini için popüler yayınlardan garip çeviriler yapılıyor. O zaman “Peyzaj mimarlığı budur” olgusu güçlenmiş oluyor, bu da biraz risk yaratıyor. Peyzajın kuramıyla uğraşan yayıncılara ihtiyaç var.

Peyzaj mimarlığı yayın dünyasında çeşni olarak kullanılıyor. Bahçe konusu ilkbahar geldiğinde başlıyor, sonbahar geldiğinde bitiyor. Yayın dünyasındaki sorun bu. Bir “peyzaj mimarlığı dosyası” kavramı var ya, onun ortadan kalkması lazım. O “dosya” kelimesi var olduğu sürece peyzaj mimarlığı gelişemez ve peyzaj mimarlığı kutusunda yaşar.. Yurt dışındaki peyzaj mimarlığı dergileri niteliğinde yayınların Türkiye’de çıkmasını destekleyecek bir peyzaj mimarlığı ortamı yok. Hazır yayın konusu açılmışken, ben de özellikle web sayfası aracılığıyla peyzaj mimarlığının kültürel ortamına katkı sağlamak istiyorum. Aslında bu bir deneme olacak. Akademik niteliğini çok da kaybetmeyen, ama düzgün cümlelerle düşüncelerin var edilebileceği bir ortam yaratmayı amaçlıyorum. Ben de bu eksikliği böyle gidermeye çalışacağım.

Arkitera.com, Eylül 2009

14 Ocak 2010 | burcu

İstinata İstinaden Duvarlar

Genellikle imar durumları, kot alma sorunları ve belediyelerin ara tipolojilere olan güvensiz yaklaşımları, setle düzleme çözümlerini de beraberinde getiriyor.

onevler3

Tarabya Beyza Evleri, Fotoğraf: Gürkan Akay

onevler1

Tarabya Beyza Evleri, Fotoğraf: Gürkan Akay

Genellikle biz tam bu noktada devreye giriyoruz. Bu da bize istinat duvarları ile çalışma şansı veriyor. İki türlü iş var. Birincisi “Ne yapacağız bu duvarla?” ile başlayan türden, ikincisi çok ender de olsa bilinçli duvarlar. Birinci türden gelen işlerin ortak talebi “Süsleyin ya da gizleyin bu korkunç duvarı, bu da zaten peyzaj mimarına biçilen roldür” oluyor. Duvar olma durumunu aslında çok olumlu buluyorum ve peyzaj mimarının işinin bu duvarları kapatmak, saklamak olmadığını düşünüyorum. Şöyle bir durum olabilir, projenin başından beri işin içinde olabilirsin, o zaman da bu duvarları zamanında zaten tasarlamış olursun: İstemiyorsan bu kadar çok duvar çıkmaz, daha ölçekli olur vs. Ama o duvar, o proje dahilinde nasıl tasarlanacaksa tasarlanır. Bize projeler çok geç geliyor, ama ben bunu hiç de olumsuz bir durum olarak algılamıyorum. Tam tersi daha dinamik bir durum olarak değerlendiriyorum. Çünkü böyle bir gerçek var ve o duvara artık yapılacak bir şey de kalmamış; adam temelini atmış, setini çekmiş vs. Duvarın çok yüksek çıktığını fark edince, bunu bir peyzaj mimarı bulup yumuşatmaya karar veriyor. Bazı projeler, yalnızca o duvarı çözmemiz için gelebiliyor. Ama hep bir duvar sorunsalı var, duvar sorununa mimar gözünden bakınca onu, hep istinat olarak görüyoruz. Aslında duvar inanılmaz iyi bir konu. ıo metre duvar yüksekliği kötü bir yükseklik değilken, iki metre bazen kötü bir yükseklik olabiliyor. Önemli olan, neyin içindeki ıo metreyi konuşuyor olduğumuz, ölçeğin ne olduğu.

Örneğin Tarabya Beyza Evleri projesi, 9,5 metre yüksekliğindeki bir duvarı çözdüğümüz bir projeydi. Öncelikle ölçeği kırmak için düşey bahçe fikirlerimiz vardı; ama onu yapamadık bir şekilde. Dedik ki: Biz hem duvara bir takım saksılar yerleştirelim, hem sirkülasyonu bu duvarın içinde çözelim, hem de alttaki mekanın hava alma sorununu bu duvarla çözelim. Duvarda değişik açılardan ışık alan konik açıklıklar var. Bunlar, projektör gibi davranıyor, ışık bir taraftan gelse de onu yönlendirerek başka noktalara düşürüyor. Işığı, gitmesi gereken noktalara doğru yönlendiriyoruz. Ayrıca, duvara bir sera motifi getirdik: Duvarın içindeki nişe bir strüktür yerleştirdik; saksıları taşıyan hareketli yüzeyleri olan bir strüktür bu. Cam ve camla birlikte işleyen, gece de aydınlatmaya dahil olan bir strüktür. Geceleri aydınlık birer nesne oluyor, bir anlamda aydınlatmayı da biz bu duvarda çözmüş oluyoruz. Taşların içindeki spotlar sayesinde bu yüzeyler, aynı zamanda ışık veren yüzeylere de dönüşüyor. Duvar aslında burada gerçek anlamda duvar, sirkülasyonu çözüyor, aydınlatmayı barındırıyor. Ama duvar hep duvar, biz burada duvardan utanmıyoruz. İstinaden yapılmış duvarlar bunlar. Bir başka konu da gölge oyunu. Duvar, üzerine gölge düşürebilen bir şey. Buradaki ağacın gölgesi bu duvarın üzerine düşebiliyor bir zaman aralığında; gölgeler hareket etmeye başlıyor. Gölgeyi de ben bu işin bir parçası olarak değerlendiriyorum. Buradaki duvarın dışında bir başka duvar daha var: Arazideki taşları, molozları vs depoladığımız bir duvar. Duvar, hatta beton aslında bir sürü şeyi almaya hazır bir malzeme. Üzerine bir sürü şeyin takılmasına izin veriyor aslında. O yüzden biz, duvarı bu şekilde değerlendirmekten memnunuz. “Keşke bu duvar daha yüksek olsa” diye düşündüğümüz zamanlar bile oluyor. Ama duvar az görünsün diye bir derdimiz yok; duvar görünsün.

OZN-17

Özen Evi, Fotoğraf: Gürkan Akay

Nevzat Sayın’ın tasarladığı Özen Evi’nin bahçesinin girişindeki duvar, kendi içinde kayarak otoparkın kapısı oluyor aynı zamanda. Bu bitkilendirilmiş bir duvar, ama bu bir cephe duvarı; yani bahçenin cephesi bu duvar aslında. İşverenin bir sınır duvarı olarak talep ettiği bu duvar aslında yarı geçirgen; sokağın devamı olma niteliğinde. Bu metal-yeşil ve geçirgen duvar, aynı zamanda yeşili taşımak için tasarlandı, metaller her zaman görünecek içinden.

Yeşile teslim olmuş bir duvar değil yani. Yeşili kapatmak için de kullanmadık. Üstelik bu duvar aynı zamanda iç içe geçmiş bir kapı da. Bitkiler kendi saksılarının içinde strüktüre bağlanıyorlar ve beraber hareket edebiliyorlar.

mks17_MKM0009c

Maksimum Evler, Fotoğraf: Gürkan Akay

Emre Arolat’ın tasarladığı Kayı Maksimum Evler’in duvarını bir sirkülasyon duvarı olarak yorumladık. Bu çok rahat çalıştığımız bir iş oldu. Bizden yalnızca peyzaj mimarı olarak bu projeye katılmamız istendi. “Şu duvarı kapat, bu duvarı gizle” şeklinde bir talep gelmedi. Burada duvarı şöyle gördük: “Neden biz duvarda yürümeyelim? Bina bağlantılarını niye bu duvar üzerinden yapmayalım? Bu duvar neleri ek olarak barındırabilir?” Bu duvar, burada var olan kot farkını çözmeye, bağlantı yapmamıza yarayabilir. Bir konstrüksiyon yapsak, evleri duvara eklenmiş yeşil ile de buluştursak. Buradaki yeşilden kastımız duvarın yeşil olması değil; duvarla birlikte başka bir görüntüyü de yakalamak. Burada gördüğümüz saksılar pleksi ya da akrilik olabilir, onlar aslında birer ışık elemanı da olabilir.

Bu duvarı öyle işlerken, onunla aynı yükseklikte olan diğer duvarı aynı biçimde işlemedik. Diğer duvarın önüne bir sürü duvar ekledik; etkisini bir sürü duvarla -kalemle karalarmışçasına- güçlendirdik. Esasen önde dizili olan duvarlar, diğer yüksek duvarın parçaları, kesilip kesilip dışarı çekilmiş gibi, duvardan açılmış bir kedi merdiveni gibi. Gece, konutların arkasındaki duvarda yer alan konstrüksiyona takılan nesneler, ışık oluşturacak ve insanlar aydınlatılmış bir duvar parçası üzerinde yürüyecekler. Diğer tarafta ise, geceleyin alttaki duvarlar kaybolacak ve hep yüzeyler ön plana çıkacak.

Cam10000

Kemer Koru Evleri

Kemerburgaz’da Has Mimarlık’ın tasarladığı Kemer Koru Evleri çok ilginç duvar işlerinden birisi. Her evin, aşağı kadar inen kendi duvarları var. İşveren biraz kararsız: Bu duvarları yeşillendirmek, ölçeklendirmek istiyor, mimari öngörü ile yerine uyarlamalar arasında farklılıklar var vs. Biz burada öyle bir şey yapalım ki, bu duvarların bağımsız karakterleri oluşsun dedik. Katlanmış bir duvar olsun ve o katlanmışlığın getirdiği dinamik bir yapıya sahip olsun. Hem de bu duvarlar parsellerin izi olmaktan çıksa da kendi kendilerine, kendi doğalarına sahip elemanlar olsa. Bunların aralarına arabalarını da park etseler, arada bir duvarlar dışarıya uzansalar. Aynı zamanda kapalı otoparkın içindeki hareketliliği de bu duvarlardan izlesek. Otomobiller de tıpkı bitkiler gibi ele alınsa. Başlangıçta duvardaki çıkıntıların her birini birer duvar serası olarak düşünmüştük; ama daha sonra o fikir bizi pek heyecanlandırmadı; o yüzeyin tadı olamadı ve ondan vazgeçtik. Sonuçta böyle bir konstrüksiyon çıktı ortaya. Bu duvar, arabalarıyla gelenler için ilk karşılaşma yüzeyi olduğundan, o yapıların yüzü de öte yandan.

Cam60000

Kemer Koru Evleri

Duvarın bazı noktalarında yatay bahçeler oluşturmaya başladık; aynı zamanda bu duvarı biraz “kırmayı” da başardık. Sonra devam ettik, yüzeyine de tırmandık. Malzeme olarak brüt betondan, metal ağdan, bitkiden ve ışıktan oluşan bir proje çıktı ortaya. İşi başlatan karakter buydu. Biz duvarların bu halini seviyoruz, burada bitkiler vs var ama bu duvarlar son derece keskin ve kendi dilleri olan duvarlara dönüştü. Eğim, duvar yüzeylerinde de devam ediyor, arkaları ise metal ağ.  Ben sanki burada bir kayaç varmış da aslında beton o duvarın doğasıymış gibi algılıyorum. Kemerburgaz’da ormanlığın içinde bence beton çok iyi duruyor, betonu burada bir doğal malzeme olarak algılıyorum. “Betonlaşma” kelimesini de aslında dışlayan bir durum; beton akılla ilgili bir malzeme. Betonu beton olarak görebilmek lazım.

Cam50000

Kemer Koru Evleri

“Duvar kötüdür, yüksek duvar kötüdür, peyzaj mimarları bu duvarları süslemelidir, yeşillendirmelidir” fikrine katılmıyorum. Biz yeşillendirmek için peyzaj projeleri almıyoruz. Tam tersi duvarı gerekirse dağcılık yapmak, tırmanmak için düşey bir eleman olarak önermeye bile varız, yeter ki duvar olarak varlıklarını sürdürebilsinler. Duvarlar aslında insansı nesneler. Duvarı yeşertmek, iyi bir tasarımcı tavrı gibi gelmiyor. Kötü tasarım kötü duvar çıkartır zaten, ama kötü duvar olarak gelmiş bir işten çok iyi bir duvar projesi çıkabilir. Başından itibaren tasarladığımız projelerin duvarları, bu bize sonradan gelen projelerin duvarları kadar güçlü olmuyor genellikle. Her duvara bir merdiven yerleştirmeye çalışıyorum aslında. Merdiven duvarı çok güçlendiriyor diye düşünüyorum. Düşeylik farkını vurguluyor. Ben merdiven görünce boşlukta giden bir insan hayal ediyorum. Basamak yüksekliği ve genişliği sayesinde merdiven, ölçek veren bir elemana dönüşüyor. Ayrıca gölge de veriyor ve duvarı hafifletiyor. Gelmeye çalıştığım nokta şu: Duvara bir şey takılması duvarı hafifletiyor. “Takmak” ağırlık gibi hissedilir ama bu takı duvarı hafifletiyor, inceltiyor daha doğrusu; takının kendi doğasında olan şey de zaten bu. Duvar kabul etmeye çok açıktır, duvarla oynamak lazım.

Dr. Deniz Aslan

XXI, Mayıs 2006, s. 40-44

14 Ocak 2010 | burcu

Özellikle Büyükçekmece Koruganları

1

Gelibolu Koruganları; Fotoğraflar: Aykut Köksal; Tasarım: Okan Usta

70′li yıllarda İstanbul’u Trakya’ya bağlayan tek bağlantı Mimar Sinan Köprüsü’ydü. Bu yıllarda özellikle Kumburgaz, Selimpaşa ve Silivri’ye yazlığa gidenlerin uğrak yeri olan Büyükçekmece, lojistik bir merkez sayılırdı. Köprü önündeki büyük boşlukta kurulan pazardan alınan yaz sebzeleri, kavunun yanı sıra balığa meraklılar için göl kenarınca sıralanmış sal evlere bağlanan canlı karides sepetleri, iyi geçecek bir hafta sonunun da habercisi olurdu.

2

3

İne çıka köprüyü geçen Amerikan arabaları ve tekerleklerin tüm derzleri aktardığı taş zemin, köprünün iki kenarınca yürüyen insanlar, satıcılar, balıkçılar heyecan verici sinematografik bir dünyanın unsurları idiler. Bu arada sazların arasından, tarlaların ortasından fark edilen koruganlar da bir tür zaman kaymasına neden olurlar, neredeyse Çanakkale Savaşı’na kadar uzanan “ele geçirilemez toprak mitosu” ile bütünleşirlerdi.

4

5

Daha sonraları devreye giren E5 karayolu bu koruganlar sistemini parçaladı, koruganların bir kısmı bayır üzerinde oluşan dev karayolu adalarının içinde kaldı. Özellikle bayır yukarı çıkan araçlar için birer işaret olan bu nesneler, üzerilerinde dönemin siyasal sloganlarını da taşıyan beton yüzeyleri ile yeni plastik öğeler olarak karşımıza çıktılar. Bugün kentin algısında korugan diye bir kavram yok, göl çevresi boyunca yan yollardan algılanan koruganlar pitoresk öğeler olarak yaşamlarını sürdürüyorlar.

6

Koruganlar özünde, hem koruma hem de korunma özelliklerini barındırırlar. Savaş yapılarından sığınaklar, stratejik bölgelere yapılacak saldırılardan korunmayı amaçlarken, koruganlar hem yeraltı hem de yerüstü yapıları olarak yine stratejik önemi olan yerlerde geçit vermemeyi hedeflerler.

a2

2 no'lu korugan, Fotoğraf: Deniz Aslan

a3

1 no'lu korugan giriş tüneli ve makineli tüfek yuvası, Fotoğraf: Deniz Aslan

İstanbul Silahtarağa Elektrik Santrali de dönemin stratejik olarak önemli yapılarındandı. Bu nedenle yapılan betonarme sığınak, hava saldırılarına göre tasarlanmıştı. Aynı dönem savaş mimarisinin en önemli örneklerinden olan Büyükçekmece Koruganları ise, karadan gelen saldırıları durdurmayı hedeflemişti. Stratejik konum ve lojistik, koruganlarla bütünleşen kavramlar. Coğrafya ise bunlara bağlı olarak koruganların koordinatlarını tanımlayan bir bilim. Askerlik, coğrafya, mühendislik ve bir anlamda mimarlığı bir araya getiren koruganlar, yapay doğa unsurları olarak bugünkü yerlerini korumaya devam ediyorlar.

a4

2 no'lu korugan namlu yuvası (dışarıdan görünüş), Fotoğraf: Deniz Aslan

İTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanlığı’nca oluşturulan Korugan Çalışma Grubu, tüm Trakya ve Çanakkale’ye yayılmış koruganları tespit etmeyi, ilgili rölöve ve envanter çalışmalarını yaparak yayınlamayı hedefledi. Bu amaçla yapılan ön çalışmada, Büyükçekmece Gölü’nün bitimine konuşlandırılmış ve bir öğrenci yarışmasının da konusu olan iki adet koruganın rölöve çalışmaları gerçekleştirildi.

Yerinde yapılan ölçümler ve belgelemeler, bir makine gibi tasarlanmış bu savaş mekanlarının deneyimlenmesi açısından oldukça öğreticiydi. Mekansallıkları ve konumları açısından Malaparte Evi’nin gizemi, Brion Aile Mezarlığı Kilisesi’nin güçlü bir sığınağa dönüşmesinin yarattığı güven de bu mekanlarda gizliydi.

a5

2 no'lu korugan metal aksam, makineli tüfek yuvası, Fotoğraf: Deniz Aslan

Her iki korugan da su baskınlarına karşı özel drenaj sistemleri ve atık su tahliye sistemleri ile donatılmış olmalarına rağmen, bugün çalışmayan kanallar ve göl seviyesinin yükselmiş olması nedeniyle koruganların alt katları tamamen suyla doluydu. Ağustos başında su seviyesinin düşmesi ile alt katlara kısmen de olsa ulaşılabilmiş ve sistemin çalışma mekanizmasına yönelik bilgiler edinilmiştir. İki korugan pozisyon olarak sırt sırta vermiş ve birbirlerini korur konumdadır. A Koruganı köprüye odaklanmışken, B Koruganı göle odaklanmıştır.

a6

1 no'lu korugan bodrum kat hava temizleme sistemleri, Fotoğraf: Deniz Aslan

Topların yerleştiği cephe dışındaki tüm yüzeyler sağır ve yaklaşık 2 m kalınlığında betonarme perde duvardır. Ve tüm bu yüzeyler yapay olarak toprakla örtülmüşlerdir, iki katlı olan bu yapıların giriş katında top ve makinalı tüfeklerin yerleştirildiği ayak yerleri, tuvalet, teçhizat giriş boşluğu, insan giriş tüneli vardır. Bu tünellerin kapıları neredeyse denizaltı basınç odası geçiş sistemine yakın bir güvenliktedir (Bu giriş bir makinalı tüfek tarafından korunmaktadır). Duvar cephesinde içeride biriken havanın tahliye edildiği kanallar, boş kovan tahliye hatları bulunmaktadır. Alt katta ise muhtemelen bir hava temizleme ünitesi olarak çalışan ve belki de elektrik enerjisi de elde edilen, elle çalıştırılan bir mekanizma mevcuttur. Bu kat aynı zamanda depolama ve pis su tahliyesi için de kullanılmaktadır.

a7_8

1 no'lu korugan en ve boy kesitleri

a9_10

1 ve 2 no'lu korugan planları

a11

2 no'lu korugan havalandırma kanalları, Fotoğraf: Deniz Aslan

Scarpa detaycılığında projelendirilmiş ve imal edilmiş olan brüt beton korugan yapıları savaş tarihi, coğrafya, mühendislik ve mimarlık açısından son derece önemli, yüksek korunma gereksinimi olan yapılardır.

Korugan Çalışma Grubu

Prof. Dr. Hülya Yürekli

Prof. Dr. Ferhan Yürekli

Öğ. Gör. Dr. Deniz Aslan

Araş Gör. N. Onur Sönmez

Sadık Demir (Harita Yüksek Mühendisi)

Öğrenciler

Özgün Çalışkan

Zafer Nuriev

Esra Okur

Begüm Alyemiş

Nuri İlker Ata

Seçil Çabuk

Dr. Deniz Aslan

Betonart, Sonbahar 2004

07 Aralık 2009 | burcu

santralistanbul’un peyzaj projesi neden uygulanmadı?

5Eylül 2007′de resmi açılışı yapılan İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin yeni kampusu santralistanbul’un gerçekleştirilmeyen peyzaj projesi üzerine, projenin müellifi TRafo Mimarlar’dan Deniz Aslan ile Tomris Akın konuştu.

Tomris Akın: Bilgi Üniversitesi santralistanbul peyzaj projesi üzerine konuşmak için buradayız. Bir önceki sayıda Nevzat Sayın ile yaptığımız söyleşide projeden bahsettik. Konuşmada santralistanbul için, peyzaj projesinin yokluğunun belki de en çok dikkat çekici bulduğum yanı olduğunu söyledim. Kastettiğim, görmeyi beklediğim, eski yapının tamamen dışında yepyeni bir durum değildi. Ama kent içinde, yeni düzenlenen bir kampus alanında, giriş, aydınlatma, binalar arası ilişkiler, oturma alanlarında bir farklılık olmamasını garipsedim. Konser alanı, açık hava sineması, amfi gibi düzenlenmiş sosyal alanları görmeyi bekledim. Konuşmada öğrendim ki aslında sizin yapmış olduğunuz bir peyzaj projesi var santralistanbul için. Ancak sanırım proje uygulanmıyor. Süreçten bahseder misiniz biraz?

Deniz Aslan: Bizim, santralistanbul’la tanışıklığımız çok eski yıllara, İTÜ Mimarlık Fakültesi proje stüdyolannda yaptığımız çalışmalara dayanır. Hasanpaşa Gazhanesi için benzer bir programı çok daha önce ele almanın deneyimi ile peyzaj projelerinden önce tüm binanın ve arazinin rölövesini ve restitüsyon projelerini hazırladık. Biz derken TRafo Mimarlar adına konuşuyorum. Daha sonra peyzaj projesini üstlendik. Projenin rölövesini yapmış olmamız nedeni ile toprağın rölyefini, arazideki bütün eğikler, kırıklar, çukurlar, su dolan, dolmayan, bataklık olan yerleri, oradaki florayı çok iyi biliyoruz. Binalar açısından da öyle, çünkü çok fazla içine girdik çıktık, yerleşimi, profili çok iyi biliyoruz. Önerdiğimiz konturlar da aslında tamamen buradaki, yani zemindeki izleri biraz daha açığa çıkartan şeyler. Aslında bir tür arazi restorasyonu, mevcut olan durumların hepsini koruduk. İster istemez yeni kullanımların da önerilmesi ile projeye bir arka plan oluşturduk. Geri kalan kısmı da otopark olarak düzenledik. Otopark alanı kömürün depolandığı alandı. Artık arabalar depolanıyor, farkı bu. Yani projede, söylendiği gibi bir “overdesign” sorunu olduğunu kesinlikle düşünmüyoruz. Proje bizim için bir optimizasyon projesidir, tasarlamak için yanıp tutuştuğumuz bir proje hiç değildir.

Süreç boyunca mimari grupla yapağımız toplantılarda gidiş gelişler oldu. Hatta şantiye sürecinde oluşan bazı kararları tamamen kabul edip projeyi revize ettik. Aslında bu; işin koptuğu dönemdir. Hep uygulanmak üzere olan bir projeyi tartıştık toplantılarda. Ancak sonunda, iş hayatım boyunca, ilk defa, anlayamadığım bir şekilde, bir görmeme durumu ortaya çıktı. Sorunlar şantiyeye bağlandı. “Altyapıcı yapamıyor, şantiyeci yapamıyor” dendi. Hep böyle bir tür gerçeğin söylenmemesi, söylenememesi hali.

Elimde projeye ait bir ön çalışma var. İlk bakışta görmeyi beklediğim bazı ekleri burada görüyorum. Önerdiğiniz projeyi anlatır mısınız?

Şu an yapılmış otopark uygulamasında buranın mevcut olan kotlan göz önüne alınmadan tüm alan taşla kaplanmış durumda. Biz dedik ki: Buranın kendine ait bir eğim sistemi var, tek tük ağaç var; onları da ortaya çıkartacak bir önerme yapalım. Burası gündüz hem otopark hem de konser alanı olsun, arabalar gittiği zaman ise park olarak kullanılsın. Mevcut durumda orada granit taşlar vardı, arası zaman içinde yosunlanmış, çimlenmiş. Bunu bütün bu alanın karakteri haline getirelim, aynı zamanda insanlann bütün bu yüzeylerde, boşluklarda oturduğu, dinlendiği bir açık alan olsun.

1

Burunda ise, yani Haliç’e bakan cephede çok büyük bir yapay topoğrafya oluşturmak fikri vardı. Projenin başlangıcında sanırım Emre Arolat’ın da önerisi bu yönde idi. Bu fikri çok olumlu bulduk ve geliştirdik. Önerimiz zemin güçlendirmeleri için yapılan kazılarda çıkan milyon metreküp toprak ve molozun bu yapay topoğrafya için kullanılmasıydı. Bugünün ekolojik bağlamları açısından çok iyi bir konuydu. Sonra Infobox konusu vardı. Infobox aslında mimari grupların çözeceği bir konuydu. Bizim sunuşlanmızdan bir tanesinde, Infobox’tan müzeye bir bağlantı yapsak, kalabalık gruplar olacağı için o bağlantı da kapalı bir bağlantı, bir saçak olsun ve binanın bir parçası gibi olsun diye konuşulunca biz ona da öneri geliştirdik. Bunlar hep onaylanan, konuşulan şeylerdi, ya da biz öyle algıladık.

Bir başka konu trafolar, yaklaşık 5-6 tane trafodan bahsediyoruz. Onların biliyorsunuz hazır çizimleri var, etrafına dairesel bir kafes yaptık, ki bu kafesin tasarımında da Nevzat Sayın’ın katkısı oldu. Trafolar yapıldı, dış cidarı yapılmadı, herhalde fuzuli bulundu. Acayip bir durum. Mimarlık fakültesinin ve kafeteryanın da olduğu yerde bir çayır önerdik. Bu neredeyse tamamen yapıldı. O da garip bir şekilde uygulandı. Onun dışında yaptığımız bir başka iş sınır duvarını çalışmak oldu. Sınır duvarından da yine bir iz var, hafif şeffaf bir sınırımız vardı. Neredeyse uygulanır gibi oldu. Arkadaki tesisat taşıyıcıları uygulandı. Onun da devamı uygulanmadı. İşte ondan sonrası “şantiye böyle yaptı” kısmı.

Biz ilk sunuşta, bir şema geliştirdik, sembolik grafik bir ifade yaptık. Dedik ki, bizim projemiz kırıklar, aralar, bağlantılardan oluşur. Çok sevdiğimiz bir şemadır o. Aralar konusunda dedik ki, buralarda oturulabilsin, serbest alanlar olsun, açık alan sergileri olsun. Serbest malzeme ile döşeyelim. Ne oldu, o alanlar da tamamen sert zemin yapıldı.

Serbest malzeme derken?

İnce çakıllardı. Yapacağımız şey sadece bunlan dökmekten ibaret olacaktı. İstenildiğinde çakıl toplanıp başka bir şey yapılabilirdi.

Şantiye başladığında projenizin uygulanmadığından bahsediyoruz. Uygulamanın farklı gittiğini gördüğünüzde şikayetlerinizi paylaştınız mı?

Aslında, inşaat çok netleşmeye başlamıştı. Doğrusu paylaşmadık. İzlemedik de. Şantiye elindeki yanlış bilgilerle yanlış işler yapmaya başlayınca, bizim tutmak için can attığımız bitkisel dokular yavaş yavaş altyapı çalışmalanyla sökülmeye başlayınca, o noktada artık bizim projenin uygulanmayacağı çok net olarak anlaşıldı ve biz projeden koptuk. Bu nedenle “biz zaten var olanı olduğu gibi tutmak için projeyi uygulamadık” görüşü anlaşılır değil bizim için.

Projenin uygulanmamasının nedeni sizce nedir?

İşverene ulaşamamak derim. Bu belki de bir tasanmcının başına gelebilecek en riskli durum. Biz Bilgi Üniversitesi’nde iki toplantı yaptık, geri kalan üç toplantı şantiyede yapıldı, mimari grup ile sürekli yaptığımız toplantıların dışında konuşuyorum. Bizim sunuşlarımız biraz karambole geldi doğrusu bu toplantılarda. Biz kendimize de sorduk, “acaba biz mi anlatamadık kendimizi” diye. Belki gerçekten para yoktu ya da belki bizim varlığımız bir tür fazlalık duygusu yarattı.

Peki pahalılık konusu?

Gördüğüm kadarı ile iki tane sorun var. İlki maliyet. Maliyet aslında biraz kaçış gibi duruyor bana sorarsan. Asıl nokta Bilgi Üniversitesi’nin peyzaj kavramından ne beklediğini ön görmemesi denebilir. Bence bu anlamda da aracı olan ve bu toplantılara katılan kişilerin yeterli enformasyonu vermemiş olması veya bizim bu enformasyonu verememiş olmamız. Burada kendimize de soru sormak gerekiyor açıkçası.

Farklı mimari ekiplerin bir arada çalıştığı bir proje olmasının bir sorun yarattığını düşünüyor musunuz?

Bunu bir zenginlik olarak algılıyorum, bir aksama olarak görmüyorum açıkçası. Mimar olarak konuşursam, oldukça yetkin buluyorum yapılan binaları. Ancak peyzaj da burada mimari kadar önemliydi. Bizim burada getirdiğimiz şey varolana en az yeni şey ekleyerek yorumlamaktı. Elbette yok olmadan, nasıl mimarlar olanın içinde yok olmuyorlarsa, hiçbir şey yapmamak yolunu seçmiyorlarsa, bizim yapmak istediğimiz de buydu. Aslında peyzaj mimarlığı açısından bir şanssızlık oldu. Biz bu projeyi minimize ederdik, maliyetleri de indirirdik, öte yandan son derece kullanışlı, alışık olmadığımız tarzda, esas olarak bir dönüşüm projesinde peyzajın nasıl kullanıldığını göstermek açısından çok iyi bir örnek olabilirdi. Ben buna üzülüyorum. Keşke Bilgi Üniversitesi -bir üniversite olduğu için altını çiziyorum- parasını ödediği projenin arkasında durabilseydi ve keşke mimarlardan birisi çıkıp “Peyzaj şantiyede çözüldü, çok da fena olmadı” demeseydi.

Siz TRafo Mimarlar olarak süreci yeniden yaşasanız neleri farklı yaparsınız?

Bir kere her şeyi direkt yapardık, aracı kullanmazdık.

Şu an Galatasaray’da DS Mimarlık ve TRafo Mimarlar gruplarının yer aldığı ofisteyiz. Bu iki yapılanmadan bahseder misiniz biraz?

Ds Mimarlık Sevim Aslan’la daha çok kentsel alanda Peyzaj Mimarlığı ve Rölöve projeleri yapan bir firma olarak tanındı. Bu dönemde kurduğumuz Sevim Aslan, İpek Yürekli, Arda İnceoğlu, Cem Altun ve benim kurduğumuz 5 Nokta çalışma grubu yanşmalara giren, yapılar yapan, yazan, akademik olarak da var olan bir ortam oluşturdu. Bu yersiz grup 2002′de ABS Genel Müdürlük Binası ile Ulusal Mimarlık Ödülü’nü aldı. Bu arada Arda İnceoğlu ile yaptığımız yapılar ulusal, uluslararası yayınlarda yerini alıyordu. Tam da İTÜ’de mimarlık eğitiminin, istediğimiz gibi gitmediği biraz moralsiz bir dönemimizde Cem Altun’un katılmak istemediği bir oluşumu şu anda içinde bulunduğumuz binada kurduk. TRafo, Suna Otay’ın katılımı ile 5′li yapıyı sürdürdü. DS Mimarlık biraz daha eski bir kurum olduğu için varlığını sürdürüyoruz, ama ağırlıklı olarak TRafo Mimarlar olarak projelerimizi yapmaya devam ediyoruz. TRafo, 13-14 tasarımcısı ile peyzaj eksenini mimarlığa çekmiş, özellikle kentsel bağlamı olan işler yapmaya gayret eden bir grup olarak çalışmaya devam ediyor.

Yeni Mimar, Aralık 2007, s. 4

04 Aralık 2009 | burcu

Bir teras-bahçe

“Ne derseniz deyin, Sultanahmet Cezaevi Pera Palas’ın yerini tutmaz. Abdullah Kardeşler, Kevork, Vişen ve Hosep, tüm hapishane ve karakollardan gelen şüphelilere dev yapının ikinci iç avlusunda poz verdirdiler; çünkü burada yüksek duvarların dolaylı biçimde yansıttığı ışık kusursuzdur.” Abidin Dino

1

İç avluda peyzaj düzenlemesi

Grubumuzun, peyzaj mimarlığının deneysel yanını ön plana çıkartmaya çalıştığı tasarımlarından biri olan ve bir rölyef tasarımı olarak ele aldığımız Eski Sultanahmet Cezaevi avlusu ve çevresinin bir kent içi oteli olarak değerlendirilmesinde karşılaştığımız içerik, öznel yapısı açısından da ilgi çekici bir maceraydı. Peyzaj mimarı olarak, eğitimi yapılmayan ve müelliflik değeri tartışılır gözüken bir uğraşta kişisel zevk düzeylerini bir tasarım mesleğinin tartışılır değerlerine çekmek yine en önemli sorunumuz oldu. Bununla birlikte karşımızda duran mimari kimlik, bizden önce çoktan kararı verilmiş “bu yapıya yaraşır bahçe imajları “nın çelmelerine rağmen, tarafımızca farklı gözlemlerle önyargısız olarak defalarca okunarak daha sarmal bir ilişkiler birliği denendi.

Bahsi geçen bahçe tümüyle bir teras bahçedir.

Mimarinin öngördüğü ve statik önermeler sonunda tasarımımıza devredilen toprak kalınlığı 7 ile 17 cm arasındadır. Bu da bir anlamda başta da belirttiğimiz daha çok ikiboyutlu bir anlatımın kaynağı olmuştur.

Projemizde avlu odağı lokanta düşünülürken avlunun bahçe olarak da olabildiğince kullanılması hedeflenmiştir. Buna göre tüm yaya bağlantıları, ulaşma ilişkisinin karakteristik yapısına göre tanımlanmıştır. Esas avlu çıkışları birbirlerine daha direkt ilişkilerle bağlanırken, ara bağlantılarda daha organik bir tavır izlenmiştir. Bununla birlikte bu iki tavrın izlenmesini kolaylaştıran organik ifadeli granit küp taşlar tüm yolları kat edip lokanta ve bar arasındaki açık alanda sonlanmaktadır.

Lokantaya ait dış kullanım alanı bahçenin doğal bir parçası olarak sertin yumuşamasının bir anlatımı olarak ele alınmıştır. Ancak bahçenin küçüklüğü ve aynı anda hem gezilen hem de farklı birimlerde servis veren özelliklerinin birarada olma zorunluluğu bazı zorlamaları da beraberinde getirmiştir. Bahçe, potansiyelinin üstünde yüklenmesine karşın yine de olduğundan daha büyük gösterilebilmiştir.

Bahçenin önemli öğelerinden olan su kanaleti bir anlamda bahçedeki düzeni sağlayan bir sorumluluk üstlenmiştir. Olabildiğince yalın ince bir su tabakasının cilaladığı taş yüzeylerden buharlaşan su, bahçeye aynı zamanda mikroklimatik bir ortam da sağlamaktadır.

Bahçenin en gölgeli, klimatik konforu en yüksek olan parçası lokanta-bar-kütüphane arasında kalan bölgedir. Tasarımımızda özel bir iç bahçe anlatımını yakalayabileceğimiz bir alan olarak değerlendirilmiştir. Alanın bina ile kurduğu ilişki de alanın yaşantısal potansiyelini artırırken, ona çok yönlü bir kullanım senaryosu yüklemektedir. Gün içinde gerektiğinde kahvaltı servisi yapılabilen, gerektiğinde çay-kahve içilen bir bahçe olarak değerlendirilen, gerektiğinde de lokantanın yemek yeme alanı olarak kullanılan bu mekanda herşeye rağmen bir bahçenin rahatlığı hissedilecektir. Bu senaryo içinde “iç bahçe” küçük bir oranjeri olarak da desteklenmektedir. Ayrıca serbest anlatımlı Palladyen taş dokusu bahçenin bittiğini, terra-cotta yüzeyler ise yeni işlevleri ve başlanan yere geri dönmeyi vurgulamaktadır.

Aydınlatma elemanı olarak indirekt aydınlatmaya olanak veren taş alınlarla istenmeyen yansımaların engellendiği bir konumlandırma ile hemzemin armatür ve spotlar kullanılmış, bahçenin farklı kullanımlarda büyük boyutlu mum veya benzeri ek kaynaklarla da desteklenmesi önerilmiştir.

Zeminde, toprak kesitinin yer yer 7 cm’ye kadar düşmesi, kullanılacak bitkisel materyalin seçiminde güçlükler çıkartması yanında sıcak havalarda su kaybınının minimize edilmesi, yağmurlu zamanlarda da bahçenin bataklığa dönmesinin engellenmesi sorunlarının çözümünü zorunlu kılmıştır. Tüm bu problemler 3 cm’lik bir drenaj katmanları sistemi, son derece süzek bir toprak karışımı ve terleme hattı ile sağlanan homojen sulama ile çözümlenmiştir. Bu anlamda son derece kısıtlayıcı olan bu şartların kullanıcıya hiçbir zaman hissettirilmemesi tasarımımızın odağıdır.

Yüksek bitki dikmek için yer yer yan panolarla (blok granit ve ahşap) desteklenerek toprak kesiti artırılmıştır. Bu işlem daha organik yol sisteminde, yolun 40 cm yükseltilmesi ile çalıların ve perenial bitkilerin kullanılmasını olanaklı kılmıştır. Bahçede tüm mevsimlere yayılmış bir renklenme hedeflenerek ana iskeletin farklı gövde ve tekstür özellikleri olan yeşilin tonlarının hakim olduğu bitkilerle kurulması öngörülmüştür. Bahçe ayrıca terra-cotta saksılarda yer alacak farklı renklenmelerle de desteklenmiştir.

Burada bahçenin renklenmesine destek verecek mevsimlik bitkilerin yer değiştirme senaryosunun kontrolünde otel işletmesine büyük görevler düşmektedir. (Örneğin Mart-Nisan aylarında bahçenin lale, sümbül, nergis, muskari, bodur süsen, vb. gibi yalnızca soğanlılara zemin olması avluyu ayrıcalıklı kılacaktır.lstanbulul’un unutulmuş soğanlı bahçe yaşantısına da bir gönderme yapabilecektir. Tabii ki, hemen sonra gelecek renklenmenin seçilmesi kaydı ile.) Bir zamanlar çok yaygın olarak kullanılan İstanbul Palmiyesi’nin koyu yeşili ve ilginç dokusu ile (palmiyenin kitsch eleman kimliğini de göğüsleyerek) bu yapıyı ve mimarını selamlıyoruz.

Dr. Deniz Aslan

Arredamento Dekorasyon, Aralık 1996

04 Aralık 2009 | burcu

Yapaylaştırılmış Doğa

“Doğaya adapte edilen çevreyi algılayışımıza yeni boyutlar getiren mühendislik yapıları, doğanın değişkenliği ve dönüşme potansiyelinin yanında doğadan ayrışır, erimez, okunaklılığını korur. Bu insanın meraklı, dönüştürücü, aydınlatıcı aklıdır. Bu da kültürlenmiş peyzajdan başka bir şey değildir.”

Yapaylaştırılmış doğa bir bakışa göre ürkütücü, korkunç bir şey; bir başka bakışa göre insana dair bir şeydir. Buna “kültürlenmiş doğa” da diyebiliriz. Bu metin biraz şeytanın avukatlığını üstlenecek. Herhalde doğanın doğaldan uzaklaştığı en büyük insan üretimi kenttir. Kentin içine hapsedilen doğada; saksının içine hapsedilen bitkinin kökleriyle saksıdaki tüm toprağı tüketmesi gibi, artık toprak, doğa değildir. Kent tıpkı saksıdaki ağaç gibi içindeki doğaya geri dönüp onu kendi sentetik kökleriyle sarmalayacak, tüketecek, dönüştürecektir. Burada dönüşümün dili, tutarlılığı, kentliliği, tasarlanmışlık düzeyi, zekâ ile olan ilişkisi önem kazanacaktır. Belki bu noktada “implant”lardan bahsetmek olası olacaktır. İstanbul örneğindeki gibi tüneller, kavşaklar, ıslah edilen dereler, geçişler (toprak altı, toprak üstü) doğal eşikleri törpüleyecektir. Ancak yine İstanbul’daki gibi tasarlanmamış, hatta mühendislik yapısı olarak bile kavramakta güçlük çekeceğimiz, irkileceğimiz sonuçlar, onun kurgudan uzak farkındalık düzeyinin düşüklüğüyle açıklanabilir. Yoksa sorun, kent içindeki tutsak doğayı ellemek değildir.

1

Japonya'da toprağı tutmak için uygulanan grid strüktürler, artık doğayı kent içinde yeni bir biçime sokuyor. Fotoğraf: Yasushi Okano

Doğa içine ya da kentsel alanlara ekilen mimarileşen alt yapılar (yollar, uçan yollar, köprüler, bentler, mendirekler, liman yapıları, enerji transfer hatları, tüneller, raylı hatlar, akustik bariyerler, rüzgâr bariyerleri vs…) el değmemiş doğayla veya kentsel doğayla kurdukları ilişki bağlamında yeni peyzajlar oluştururlar. Bir implant operasyoneldir. Bu da hafızayı askıya almayı, kazımayı, tutunmayı ,ancak hafızaya geri dönmeyi bilmek demektir. Bu süreç bir tür bilinç kaybına sebep oluyorsa, evrimleşmeden uzaklaşıyorsa, betonlaşma kelimesinin olumsuz nitelemesinin öznesi oluyor demektir. Örneğin Japonya’nın başı çektiği Asya Su Yolları (nehirleri) rehabilitasyon ağı, bu kavrayışın hem zarif hem de acımasız örnekleriyle doludur. Belki içerik olarak biraz uzak da olsa, “landart” konuyla ilişkimizi anlamamızda başvurulacak deneyimsel bir paket olarak bize yol gösterebilir.

Yerin tanınması, topos ile kurulan akli ve fiziksel ilişki, yankıların toplanması, işlenmesi, fiziksel çevrenin kurgulanması ve yeniden yer olarak yaşamın sürmesi, modern toplumun yol haritasıdır.

2

Japonya’da toprak kaymasını engellemek için kullanılan bir diğer eleman ise, deniz kıyı çizgisini yeniden tanımlayan tetrapodlar. Fotoğraf: Clemens Schwaighofer

4

Sao Paulo’yu Atlantik kıyılarına bağlayan otoyol Rodovia Anchieta. Fotoğraf: Wikipedia

“20. yüzyılın en önemli malzemesi olan beton, öncelikle megastrüktürler (barajlar, viyadükler, köprüler, kanallar, kıyılar) için önemli bir kullanım aracı olmuştur. Her türlü plastisiteyi elde etmek, beton ve kalıp teknolojileriyle mümkündür. Özellikle baraj gibi karmaşık mühendislik yapıları tüm ölçek dışı varlıklarının yanı sıra, bir anlamda doğa dışı duruşlarıyla da bir o kadar yalın arakesit resimler vermektedir. Bu gri-beyaz canavarlar betona, doğaya denk bir duruş getirmişlerdir. Modern insanın arkitektonik kültüründe önemli bir genetik zincirin parçası olan beton, topraktan doğmuştur. Bu modern yapılar belki de insanoğlunun doğayla kurduğu en bütünleşik, gerçek anlamda öze yönelik en doğal dildir. Bu dev yapılar, tıpkı bir doğa nesnesi gibi evrimleşmişlerdir ve yeni doğa resimlerini insan algısına sunarlar. Bu mühendislik yapıları, gri renkleriyle doğaya denk bir duruşu, doğada erimeyi vadederken, beyaz renkleriyle de aklın doğa içindeki görünürlüğünü gündeme getirmektedirler. Bu duruş zamanın geriye doğru işlememesi ile özdeştir, bulunduğu zaman dilimini tarif eder. Bu boyutuyla doğanın döngüselliği yanında doğadan ayrışır, erimez, okunaklılığını korur.” ¹

3

Kentin içine dahil edilen doğanın yanı sıra, kentsel alan da doğanın içine yerleştiriliyor, Dubai örneğinde olduğu üzere. Fotoğraf: Saharsh Cherian

Bu metin, insanın doğayı biçimlemesinin tarihsel bir çözümlemesi peşinde olmamakla beraber, doğayı yeniden kullanan kıta ölçeğindeki denemelerin varlığını da hatırlatmayı görev bilmektedir. Karadeniz’i Haliç’e bağlama fikri çok da uzağımızda değildir. Süveyş Kanalı, Panama Kanalı, Hollanda Okyanus eşikleri ve yapıları deneyimi ya da Orta Avrupa su ticaret yolları ve su asansörleri bu büyük dokunuşlardan sadece bazılarıdır. Dev baraj yapıları ve arka planda dönüşen doğa, zaman zaman kültürleri yutan bu canavarları yine de doğanın dışına itmez. Doğal olayların doğayı dönüştürmesindeki büyük gücün yanında aslında son derece masum bile kalabilirler. Bu nedenle doğa, bildiğimiz pitoresk resim değildir.”Doğanın kendi içsel değişimini ve kavgasını fark etmemek de insan aklına uygun değildir.”

5_

Toprağı tutan grid strüktürler ve tetrapodlar bir arada görülüyor. Fotoğraf: Ernie French

Yaşanan olumsuz etkiler veya doğa dışı olma sorunu, tekrar etmek gerekirse, yerin farkında olmamak, ölçeksizlik ve adapte olamamanın sonucudur. Adapte olmuş yapılar doğaldır, yapaylaştırılmış doğa estetiktir, yeniden doğadır. Bu spekülatif metin doğaya verilen korkunç ve geri dönülmez zararları aklamak için değil, kendimize olan güven ve saygımızı ayağa kaldırmak üzere kaleme alınmıştır.

¹ Aslan, Deniz, “Beton ile Doğaya Bakış”, Betonart 6, İlkbahar 2005, s. 59-61.

Dr. Deniz Aslan

Betonart 21, Kış 2009